Orta Asya’nın Türkik kavimleri 11. yüzyılda yaklaşık 400 bin kişi ile Anadolu’ya geldiklerinde, bu topraklarda 5-6 milyon insan yaşamaktaydı. Anadolu bu göçmenlere daha önce de başkalarına davrandığı gibi davrandı... Onlara bağrını açtı, içine aldı ve kültürel olarak asimile etti. Bu yeni göçmenlerle o toprağı sahiplenenler arasında siyasi çatışmalar yaşansa da, kültürel benzeşme belirleyici oldu. O kadar ki, karşılıklı din değiştirmeler sonucunda, kimin yönettiğinden bağımsız olarak çok kültürlü, kozmopolit bir medeniyetin arandığı bir döneme girildi ve Osmanlı İmparatorluğu bu harmanlanmayı taşıyabilen bir siyasi şemsiye olarak ortaya çıktı.
O dönemde Anadolu’ya gelen göçmenleri inanç açısından yalnız bırakmayan bir kavim daha vardı. Güneydoğu’da yoğunlaşmış olan Kürtler İslamiyet’in Şafi mezhebinin takipçileriydi ve sayı olarak da gelen göçmenlerden fazlaydılar. Onlar da söz konusu göçmenleri reddeden bir tavır göstermediler... Osmanlı Beyliği başka birçok göçmen Türkik beylikle savaştı; ama 19. yüzyılın başlarına gelinceye dek Kürtleri bir kimlik olarak karşısına almadı. Aynı şekilde Kürt beylikleri ve aşiretleri de yüzyıllar boyunca anlaşmayı ve paylaşmayı esas aldılar. Buna karşılık da yine yüzyıllar boyunca kendi cemaatsel özgürlüklerine sahip çıktılar, dillerini konuştular, şarkılarını söylediler, binlerce yıldır oturmakta oldukları bu topraklara kendi seslerini, duygularını, hayallerini nakşettiler...
İttihat ve Terakki’nin etnik temelli milliyetçiliğinden türetilmiş ‘milliliği’ sahiplenen Türkiye Cumhuriyeti, akıl almaz bir aymazlıkla bu tarihi yok saydı... Kendilerini göçmen olarak buralara gelmiş olan kavimlerin ardılı sayanlar, Anadolu’nun kadim topluluklarını ortadan kaldırmayı, buralardan sürmeyi içlerine sindirebildiler. Bulgarlar, Rumlar, Süryaniler ve Ermeniler olabildiğince buharlaştırıldı. Kürtlerin ise Müslüman oldukları için asimile olacakları, yani Türkleşecekleri varsayıldı...
Böylece roller değişti... Sanki Türkler Anadolu’nun kadim ve doğal sahibi olan kimliğin sahipleriymiş, Kürtler ise hasbelkader bu topraklara düşmüş göçmenlermiş gibi davranıldı. Sanki Türkiye bu insanları barındırmakla bir lütufta bulunuyor, karşılığında da onların kimliklerini terk etmelerini bekliyordu... Bu beklentinin ne denli gerçekdışı olduğunu anlamak için ise Cumhuriyet’in ilanından sonra bir yıl yetti... Kuruluşta verilen sözlerin tutulmadığını, kandırılmış olduklarını düşünenlerin milliyetçi hassasiyetiyle; Cumhuriyet’le birlikte başlayan baskılara karşı gelişen tepkinin birleşimi isyanlara neden oldu.
Devlet ise, Anadolu’nun bu kadim cemaatinin haklı taleplerini görmezlikten gelmekle kalmayıp, onları kimliklerinden arındırmayı denedi. Baskı ve zulmün normalleştiği, Kürtlerin yaşadığı bölgenin kasıtlı olarak ‘geri’ bırakıldığı bir dizi on yıl yaşadık... Bunlar olurken, kendilerine ‘Türk’ kimliğini yakıştıran toplumsal kesimler sadece seyrettiler, duyarsızlığı bir tür vatandaşlık haline getirdiler. Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde olup bitenler bu arka plan önünde yaşandı... Bir on yıl sonra gelen köy, orman, mera yakmalar; insanları insanlık dışı bir sistematik kültüre maruz bırakmalar ise, ırkçılığın biz fark etmeden nasıl bizi yoğurmuş olduğunu gösteriyordu... Sanki bütün Kürtler tanım gereği potansiyel suçluydu, ikinci sınıftı, aşağılanmayı hak eden yaratıklardı... Sanki istenmeden içimize girmiş göçmenlerdi...
Bugün PKK’nın bir sonuç olduğu söyleniyor... Ama askerin kimlik üzerinden kurmaya çalıştığı, bunca zaman PKK’yı beslemiş ve Kürtler nezdinde meşru kılmış olan, tahakkümcü denetimin sürmesine karşı çıkılamıyor... Öte yandan askere de çok yüklenilmemesi gerektiğini, sorumluluğun sivillerde olduğunu söyleyenler var.
Sorumluluk gerçekten de sivillerde... Ancak bu ‘sorumlu siviller’ sadece siyasetçilerden oluşmuyor. Asıl sorumlular, sivil siyasetçileri engelleyen askerlere karşı çıkmayan, hatta onları destekleyip pohpohlayan ‘siviller’... Asıl sorumlular, kendilerine kucak açmış olan bu topraklardaki kadim toplulukları gözlerini kırpmadan biçenler ve onlar biçildiklerinde de gözlerini kaçıranlar.
Barış ve çözüm çağrılarına ‘önce PKK bitsin’ diye cevap verenler, bunu diye diye insanlığı bitirdiler. Çünkü insanlığı PKK değil, o barış çağrılarını yapanlar temsil ediyor. Ama devlet bir türlü barış isteyemiyor... Uzunca bir zamandan beri... Devletin barış istemediği bir ülkede birtakım teröristlerin ortaya çıkması çok mu şaşırtıcı?
Türkiye artık resmî görünümlü ‘palavra’ duymaktan bıktı... Kürtlerin kültürel haklarının hemen ve önkoşulsuz olarak tanınması ve bu kimliği taşıyan insanlardan geçmiş devlet politikası için özür dilenmesi gerekiyor. Çünkü Kürtler muhacir değil... Göçmen de değil... Onlar bu toprakların geriye kalmış sahiplerinden biri...
Kürt sorunuyla ilgili olarak başı ve sonu birarada düşünülmüş, tutarlı bir planımızın, projemizin, bir çözüm stratejimizin olup olmadığını sormuştum, hafta başında. Derken karakol baskınını Diyarbakır saldırısı izledi ve böylece gerilimin özellikle arttığı evrelerden birine daha girdik. Bu noktada, “Niye karakol var? Karakol niçin orada? Niçin istihbarat yapılamadı?” gibi sorular yerine (bunların da elbette çok önemli olduğunu kabul ederek) artık durmadan şu yukarıdaki ana soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum.
Sağda solda, sık sık ya gözüme ilişmeye, ya da kulağıma çalınmaya başladı: yalnız askerî yöntemle sonuç alınmasının mümkün olmadığını, başka yöntemler de düşünülmesi gerektiğini söyleyenler çoğaldı. Aralarında, “siyasî çözüm” formülünü telaffuz edenler de var. Kürt sorununa ilişkin konuştuğumuzda, “çözüm” kavramının başına “siyasî” sıfatının takılması en fazla TSK’yı temsil eden yüksek rütbeli komutanlar nezdinde alerji ve tepki uyandırırdı. Herhalde şimdilerde eskisi kadar alerji yaratmıyor ki bunu söyleyebiliyor artık, o çevrelerin hoşlanmadığı sözleri söylemekten kaçınanlar.
“Uzun süreli bir sorundur; çabuk çözüm beklemeyin” vb. beyanatlar veriliyor. Bu olayı olabilecek en kısa zaman dilimi içinde, yani, Eruh’tu galiba, ilk silâh patlamasından başlatarak ele alacaksak (ki doğru değildir böylesi. En az bütün Cumhuriyet tarihi boyunca devam etmiş bir sorundan söz ediyoruz), şöyle yirmi beş yıllık bir olayla karşı karşıyayız, demektir. Bu da epey “uzun süreli”. “Yeterince uzun süreli” de diyebiliriz. “Çabuk çözüm” beklememenin anlamı nedir? Yani, ne kadar bekleyeceğiz? Kaç yıl, kaç ceset bekleyeceğiz?
Şimdiye kadar uygulanan temel yöntemde, yani bu olayı asker ve polis gücüyle bastırma yöntemini uygulamaya devam edeceksek, bu soruya “ebediyen” diyerek cevap verebilirim.
Osmanlı tarihinde bütün bağımsızlık taleplerine bu yöntemle cevap verdik. Sırp, Bulgar, Yunan, Boşnak, Arnavut, Arap... Bastırmaya çalıştık. Sonuç? Sonuç ortada.
Kürtler’in büyük çoğunluğu, istediklerinin “bağımsızlık” olmadığını söylüyor. PKK’nın uyguladığı yöntemle başka neyin talep edilebileceği de insana ayrı bir bilmece gibi görünebilir, ama burada Türkiye’nin de payı var. “Tek âkdi çekiç olma” durumunun kaçınılmaz ârâzı: “bağımsızlık isterim”, “kültürel hak isterim”, “siyasî tanınma isterim” vb. Sen ne istersen iste, cevabını çekiç veriyor.
Şimdi DTP’nin kapatılması davası gündemde, günü de iyice yaklaştı. Kapatılırsa ne olacak, bu ne anlama gelecek? Çok açık bir şekilde, uygulanan yöntemin, yani “askerî çözüm” formülünün devam edeceği, bu koşullarda “siyasî çözüm” diye bir formülden medet ummanın, bir şey beklemenin hiçbir şekilde gereği olmadığı anlamına gelecek. “Şimdiye kadar şu kadar partinizi kapattık. Bundan sonra da kapatacağız. Boşuna yenisini kurmayın” mesajı verilecek. Türkiye’de Kürtler’i temsil etme görevini üstlenmiş bir siyasî partinin söylemek zorunda olduğu sözler, söylemediği takdirde kendi gereğini inkâr edeceği sözler, aynı zamanda, bu ülkenin yasalarında bir siyasî partinin kapatılması için “gerekçe” olarak kabul edilen sözler. Bu durumda hangi “siyasî çözüm”? “Askerî çözüm” dışında ne?
Peki o çözüm ne zaman ve nasıl?
Görülen o ki, bunun da bir cevabı yok! “Üç zaman içinde...” vb.
“Dağdakileri indirmenin yolunu bulmalıyız” deniyor. Hemen ardından “Ama bir siyasî af sözkonusu olmayacaktır” deniyor. Ne demek bu?
Bir yeni yol açabilecek her fikre karşı bir tıkaç bulunuyor. “Şöyle yaparsak çözülür” diyen bir yetkili yok ortada. Ama “şöyle yaparsak çözülür” diyen herkesin tepesine binip “Çabuk lafını geri al, bir daha da söyleme” diyen yetkili çok.
Çöz, ama statüyü değiştirmeden çöz. İyi ama, zaten sorunu yaratan statü! Statüye dokunmadan nasıl çözeyim?
Bekle. Ben sorumluluk yüklenmeden olsun. Ben emekli olayım, sonra başkaları ne yaparsa yapsın.
Yani, negatif belirleyicilik, her şeye hâkim.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, “neden son otuz yıldaki ahmakça tartışmalar diye bir dizi yapmıyorsunuz” dedi.
“İyi fikir” dedim ama sonra bunun çok uzun bir dizi olabileceğini düşündüm.
Türkiye de dünyayla birlikte hızlı bir değişimden geçiyor ve bu arada pek zekice olmayan korkulara tutsak düşüyor sık sık.
Ben bu ülkede haftalarca “çikita muz ithal edersek ülke batar” tartışması yapıldığını hatırlıyorum.
Dışardan “muz alırsak” ülkenin batacağına ciddiyetle inanan çok kelli felli adam vardı bu ülkede.
Bir kısmı hâlâ yazı yazıyor.
“Serbest kura” geçersek batacağımızı söyleyenler de çok oldu.
Ama işin asıl tuhaf yanı ne, biliyor musunuz?
Bu ülkede değişime karşı çıkanların genellikle kendilerini “ilerici” olarak gören insanlar olması.
“Halkımız tutucudur” diye sık tekrarlanan bir söz duyarsınız.
Gerçekten halkımız tutucu mu?
Çok emin değilim bundan.
Çünkü kim “değişimden” söz etse oy patlaması yaşıyor.
Turgut Özal, bu ülkedeki en ciddi devrimleri gerçekleştiren liderlerden biriydi.
Halktan çok ciddi bir destek buldu.
İlerici olduklarını söyleyenlerin çoğu Özal’a karşıydı.
Bilmem hatırlar mısınız ama eğer Özal olmasaydı siz şimdi cep telefonu kullanamayacaktınız.
Çünkü “telsiz kullanma yasağı” bulunuyordu bu ülkede.
“İlerici” olduğunu sananlar Özal’ın “sistemi değiştirmek” için yaptıklarını değil, onun “dindar” yanını görüyorlardı.
Ve, onun dindarlığına karşı çıkarken yaptığı her şeye de karşı çıkıyorlardı.
Aynı zamanda “halife” olan padişahları deviren Cumhuriyet, kendi iktidarını pekiştirmek için öylesine “laiklik” vurgusu yapan bir propagandayla doldurmuştu ki hayatı, bütün ilericilik-gericilik ölçüleri de “din ekseninde” oluşmuştu.
Hisse senedi çıkarmak konusunda hiç bir fikri olmayan bir partinin o zamanki başkanı “ben köprüyü” sattırmam diye bağırırken “ilerici” diye niteleniyor, serbest piyasanın temellerini atarak ekonomideki devlet sultasına son vermeye hazırlanan Özal ise “gerici” kabul ediliyordu.
“Gerici” Özal Türkiye’yi dünyayla bütünleştirmeye uğraşıyor...
“İlerici” partiler sıkı sıkıya bir kapalılığı savunuyorlardı.
“Gerici” Özal halkın egemenliğini pekiştirmeye çalışırken...
“İlericiler” devletin baskıcı iktidarını korumaya çabalıyorlardı.
Bunları o zamanlar bıktırıcı bir biçimde tartıştı insanlar.
Bugün Özal’ın yaptıklarının kötü olduğunu söyleyen çok fazla insana rastlamazsınız.
“Cep telefonu olmasaydı, serbest kur olmasaydı, serbest piyasa olmasaydı, ithalatın ve ihracatın kapıları açılmasaydı, özelleştirmeler olmasaydı” diyen pek çıkmaz.
Siz, bir de bunlar yapılırken söylenenleri duysaydınız.
Ne canhıraş kavgalar verildi.
Bugün bütün şehirlerde çim sahaların olması, sinemalarda yeni filmlerin dünyayla aynı anda oynatılması bile o dönemde alınan kararlarla oldu.
Bütün futbol maçları yamru yumru toprak sahalarda oynanır, sinemalarda yıllarca önce çekilmiş filmler gösterilirdi.
Belki de “ahmakça tartışmalar” diye bir dizi yapmalıyız gerçekten.
Böyle bir dizi bu ülkedeki “ilericilik-gericilik” tartışmasına da ciddi bir katkı yapabilir.
Ne kadar devletçi, baskıcı, yasakçı, tutucu, dünyadan korkan insan varsa “ilerici” sanılması...
Türkiye’yi dünyayla birleştirmeye çalışanların da “gerici” kabul edilmesi bu ülkedeki entelektüel iklimin gelişmesine hep engel oldu.
Özal’ın “doğru” yaptıklarına öylesine şiddetle ve anlamsız biçimde karşı çıktı ki “ilerici” denilenler, Özal’ın “yanlış” yaptıklarına karşı çıkıldığında bunların halk üzerinde bir etkisi olmadı.
Çünkü halk neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi hayatından ölçebiliyordu.
“Dindar mı değil mi” diye değil, “benim hayatımı iyileştiriyor mu iyileştirmiyor mu” diye bakıyordu.
Bugün bu ülkedeki medyanın halk üzerinde hiçbir etkisi yoksa, bunun başlıca nedenlerinden biri o zamanki tutumlarıdır.
Sizin bütün “doğrulara” da karşı çıktığınızı gördüğünde, “yanlışa” karşı çıkmanıza da aldırmıyordu.
Aslında bugün de aynı şeyleri yaşıyoruz.
Siz, AKP, Avrupa Birliği’ne üye olmak için adımlar attığında “ilericilik” adına karşı çıkarsanız, AKP’yi Avrupa Birliği’nden ve demokrasiden uzaklaştığında değil de, ona doğru ilerlediğinde eleştirirseniz halkın güvenini kaybedersiniz.
İlericilik-gericilik tartışmasının mihenk taşı olarak AKP’li bazı belediyelerin saçma sapan “içki yasaklarını” görür de, “uyum yasalarını” desteklemezseniz, askerî muhtıralara var gücünüzle karşı çıkmazsanız, Anayasa Mahkemesi’nin hukuku çiğnemesine isyan etmezseniz, halkı ikna edemezsiniz.
Halk, neredeyse çocuksu bir istekle “değişimi” seviyor burada.
Sevmeyenler, kendilerini “ilerici” sanan ve devletin sırtından var olmaya çalışan “elitler”.
İlerici olmak isteyen insanlar varsa bu ülkede, sadece içki yasağına karşı çıkmak yetmez ilerici olmaya, dünyaya açılmayı, demokrasiyi, hukuku da savunmaları gerekir.
Değişimleri gerçekleştiren iktidarların “dindar ve muhafazakâr” görüntülerini bahane ederek her türlü değişime karşı çıkma kurnazlığının da bir sonu var çünkü.
1926 tarihli Ankara Anlaşması
Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara'da Münakit Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedenamesi Andlaşmanın İmza yer ve tarihi : Ankara, 5 Haziran 1926 Onay Kanununun tarih ve sayısı : 7 Haziran 1926, Sayı 911 Resmi Ceride ile neşir ve ilânı : 18 Temmuz 1926, sayı 424 D Ü S T U R : lll. tertip, Cild 7, Sahife 1642 ONAY KANUNU Madde 1. Türkiye, İngiltere ve Irak Hükûmetleri arasında Ankara'da 5 Haziran 1926 tarihinde İmza olunan Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedesi Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik olunmuştur. Madde 2. İşbu muahedenin icrayı ahkâmına İcra Vekilleri Heyeti memurdur. TÜRKIYE, INGILTERE VE IRAK HÜKÜMETLERI BEYNINDE ANKARA'DA 5 HAZIRAN 1926 TARIHINDE MÜNAKIT HUDUT VE MÜNASEBATI HASENEI HEMCIVARI MUAHEDENAMESI Bir taraftan Türkiye Reisicumhuru Hazretleri Ve diğer taraftan Haşmetlû Büyük Britanya ve İrlanda Kıraliyeti Müttehidesi, Mâverayı Ebhar Britanya arazisi Kıralı ve Hindistan İmparatoru hazretleri ve haşmetlû Irak Kıralı hazretleri. Lozan'da imza edilen 24 temmuz 1923 tarihli muahedenin Türkiye ile Irak arasındaki hududun tâyini hakkındaki ahkâmını derpiş ederek Irakı müstakil bir devlet ve kendisiyle İngiltere arasında münakit 10 Teşrinievvel 1922 ve 13 kânunusani 1926 tarihli muahedelerden münbais münesabatı mahsusayı tanıyarak hudut mıntıkasında aralarındaki âhenk ve hüsnü amizişi ihlâl edebilecek her gûna hadisatı bertaraf etmek arzusiyle Bu bapta bir muahede akdine karar vermişler ve berveçhizir murahhaslarını tâyin etmişlerdir: şöyle ki: Türkiye Cumhuriyeti Reisi Hazretleri: İzmir Mebusu ve Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Beyefendi Hazretleri. Haşmetlû Büyük Britanya ve Irlanda Kıraliyeti Müttehidesi Mâverayı Ebhar Britanya arazisi Kıralı ve Hindistan Imparatoru Hazretleri. Haşmetlû Britanya Kıralı Hazretlerinin Türkiye Cumhuriyeti nezdinde fevkalâde sefir ve murahhası asaletlû Sir Ronald Charles Lindzey. K.C.M.G., C.B.C.V.O. Hazretleri. Haşmetlû Irak Kıralı Hazretleri. Irak Müdafaai Milliye Vekil Vekili Miralay Nuri Sait, S.M.J.D.S.O. Hazretleri. Müşarünileyhim yolunda ve muntazam bulunan salâhiyetnamelerini tebliğettikten sonra ahkâmı âtiyeyi kararlaştırmışlardır: BIRINCI FASIL Türkiye ile Irak arasındaki hudut Madde 1: Türkiye ile Irak arasındaki hudut Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir. Madde 2: Son fıkrası saklı kalmak üzere 1. maddede tesbit edilmiş hudut bu antlaşmaya bağlı 1/250000 ölçekli harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık vukuunda metin geçerli olacaktır. Madde 3: 1. maddede tasrih edilen hudut hattını arazi üzerinde belirlemek üzere bir “Hudut Komisyonu” kurulacak, bu komisyon Türkiye Hükûmetince tayin olunacak iki yetkili ve İngiltere ile Irak hükûmetleri tarafından beraberce tayin edilecek iki temsilci ile uygun gördüğü takdirde İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre vatandaşları arasından seçilecek bir başkandan oluşacaktır. Komisyon en kısa sürede ve en geç bu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde toplanacak ve çoğunluğun alacağı karara bütün tarafların uyması mecburî olacaktır. Tahdid-i Hudut Komisyonu her durumda bu antlaşmadaki tarifleri pek yakından takibe gayret edecek, komisyonun masrafları Türkiye ile Irak arasında eşit olarak taksim olunacaktır. İlgili devletler komisyonun vazifesini yapabilmesi için gerekli yerleşme, işçi, malzeme ile ilgili bütün mevzularda gerek doğrudan doğruya gerekse mahallî makamlar eliyle yardım etmeyi taahhüt ederler. Söz konusu devletler bundan başka komisyonca konulacak nirengi noktalarına, hudut işaretlerine kazık ve alâmetlere riayet etmeyi taahhüt ederler. Hudut işaretleri birinden diğeri görülebilecek surette yerleştirilecek ve üzerlerine numara konulacaktır. Bunların mevkileri ile numaraları bir harita üzerinde gösterilecektir. Hudut belirleme kesin zabıtnamesi.; ve buna ekli harita ve vesikalar üç nüsha olarak tanzim edilecek ve bunlardan ikisi hemhudut devletlerin hükûmetlerine ve üçüncüsü, aslına uygun tastiklenmiş suretleri Lozan Antlaşması’na imza koyan devletlere tebliğ edilmek üzere, Fransa Hükûmeti’ne verilecektir. Madde 4: 1. madde mucibince Irak’a terkedilen arazideki ahâlînin tabiiyyeti Lozan Antlaşması’nın 30-36. maddelerine dayanılarak halledilecektir. Taraflar Lozan Antlaşması’nın 31, 32 ve 34. maddelerinde kayıtlı, seçme hakkının bu antlaşmanın yürürlüğe konulduğu tarihten başlayarak on iki ay müddetle geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır. Bununla beraber Türkiye, ahâlîden seçme haklarını Türkiye uyruğu için kullananların işbu haklarını tanımak hususunda hareket serbestisini muhafaza eder. Madde 5: Taraflardan herbiri 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüd eder. IKINCI FASIL Madde 6: Taraflar bir veya birkaç silahlı kişinin sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak maksadıyla girişecekleri hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı karşılıklı olarak taahhüd ederler. Madde 7: 11.maddede zikredilen yetkili memurlar sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak için bir veya birkaç silahlı kişinin hazırlıklarda bulunduklarını haber aldıklarında ihmal etmeden birbirlerini haberdar edeceklerdir. Madde 8: 11.maddede zikredilen yetkili memurlar, bulundukları yerlerde yapılmış olabilecek bütün yağmacılık ve haydutluk fiillerinden karşılıklı olarak birbirlerine haber vereceklerdir. Haberdar edilecek memurlar ellerindeki bütün vasıtalarla söz konusu fiillerin fâillerinin sınırdan geçmelerine mani olmaya gayret edeceklerdir. Madde 9: Silahlı bir veya birkaç kişi sınır mıntıkasında bir cinayet veya cürüm işledikten sonra diğer sınır mıntıkasına ilticâ ederse oranın, bu kişileri silahları ve yağma ettikleri eşya ile birlikte, uyruğu bulunduğu tarafa teslim etmesi mecburîdir. Madde 10: Antlaşmanın işbu faslının tatbik mıntıkası Türkiye’yi Irak’dan ayıran bütün sınır ile bu sınırın iki yanında 75 km. derinliğinde bulunan mıntıkadır. Madde 11: Antlaşmanın işbu faslını tatbik etmekle görevli yetkili memurlar şunlardır: Umumî işbirliğini tanzim ve alınacak tedbirlerin mesuliyeti kendilerinde olmak üzere; Türkiye tarafından askerî sınır kumandanı, Irak tarafından Musul ve Erbil mutasarrıfları; mahallî bilgilerin ve acil tebligatın teatisi için Türkiye tarafından vâlilerin uygun görmesi ile tayin edilecek memurlar; Irak tarafından Zaho, kaymakamı; İmâdiye, Zibar, Revanduz kaymakamlarıdır. Türkiye ve Irak hükûmetleri gerek on üçüncü maddede zikrolunan Dâimi Hudut Komisyonu marifetiyle ve gerek siyasî yolla birbirini haberdar ederek, idarî sebeplerden dolayı yetkili memurların listesini değiştirebileceklerdir. Madde 12: Türkiye ile Irak memurları diğer taraf uyruğundan olup, kendi toprakları üzerinde bulunan aşiret beyleri, şeyh veya öteki azaları ile resmî veya siyasî mahiyete sahip her türlü haberleşmeden kaçınacaklardır. Taraflar sınır mıntıkasında diğer devlet aleyhine yönelmiş hiçbir propaganda teşkilâtına ve topluluğuna izin vermeyeceklerdir. Madde 13: Antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasını kolaylaştırmak ve genellikle sınır üzerinde iyi komşuluk münasebetlerini sürdürmek üzere zaman zaman Türkiye ve Irak hükûmetleri tarafından karşılıklı olarak tayin edilecek, eşit sayıda memurlardan mürekkeb bir “Dâimî Hudûd Komisyonu” kurulacak ve en az altı ayda bir kere ve durum gerektirdiği takdirde daha sık olarak toplanacaktır. Sıra ile Türkiye ve Irak’da toplanacak olan bu komisyon, antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasına müteallik işleri ve ilgili sınır mıntıka memurları arasında anlaşmazlığa sebebiyet veren, diğer her türlü sınır meselelerini dostça çözmek vazifesiyle mükellef olacaktır. Komisyon bu antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihi takib eden iki ay zarfında ilk olarak Zaho’da toplanacaktır. ÜÇÜNCÜ FASIL Ahkâmı umumiye Madde 14: Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek maksadıyla, Irak Hükûmeti bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 sene müddetle, 14 Mart 1925 tarihli İmtiyaz Mukavelenamesi’nin 30.maddesi mucebince “Turkısh Petroleum Kumpanyası”ndan, petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya şahıslardan, teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin %10’unu Türkiye Hükûmeti'ne ödeyecektir. Madde 15: Türkiye ve Irak, dost devletler arasında geçerli bir “suçluların iadesi” antlaşması yapmak üzere açık müzakerelere girişmeğe karar vermişlerdir. Madde 16: Irak Hükûmeti kendi ülkesinde ikamet eden şahısları bu antlaşmanın imzasına kadar Türkiye lehindeki düşünce ve siyasî hareketlerinden dolayı tedirgin etmemeği ve onlara en geniş manada bir genel af tanımayı taahhüd eder. Bu konuda verilmiş mahkeme kararlarının hepsi geçersiz kabul edilecek ve sürdürülmekde olan bütün kovuşturmalar durdurulacaktır. Madde 17: Bu antlaşma tasdiknamelerin teatisinden itibaren yürürlüğe girecektir. Antlaşmanın ikinci faslı antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sene müddetle yürürlükte kalacaktır. Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki sene sonunda taraflardan her biri söz konusu faslı kendi açısından feshetmek hakkına sahip olacaktır. Keyfiyet, feshin bildirildiği tarihten itibaren bir sene sonra geçerli olacaktır. Madde 18: Bu antlaşma taraflarca tasdik edilecek ve tasdiknameler süratle Ankara’da teati edilecektir. Antlaşmanın tasdiklenmiş suretleri Lozan Antlaşması’nı imza eden devletlere gönderilecektir. Ankara'da 5 haziran 1926 tarihinde üç nüsha olarak tanzim edilmiştir. İmza İmza Dr. Tevfik Rüştü R.C.Lindzey (Mühür) (Mühür) İmza: Nuri Sait (Mühür) EKLENMİŞ Türkiye ile Irak arasındaki hudut MADDE 1 Türkiye ile Irak arasındaki hattı hudut Cemiyeti Akvamın 29 teşrinievvel 1924 tarihli içtimaında takarrür etmiş olan güzergâha tevfikan berveçhi zir sureti katiyede tâyin edilmiştir: Dicle nehri ile Habur çayının noktai iltikalarından bed ile Habur çayının hattı mutavassıt veya Talvegin'i takiben mezkûr çayın Hazil çayı mültekasına kadar; Siyomez'den geçen çay mültekasının membaına doğru üç kilometrede kâin bir noktasına kadar Hazil çayının hattı mutavassıt veya Talveği; Bu noktadan itibaren sıyomezden geçen çay kolu havzasının şimalindeki tepeye kadar şarka doğru giden bir hattı müstakim; Bu havzanın şimalindeki tepeden Bilâkiş dağına kadar; Bu noktadan itibaren Bayco çayının Robozak'taki kolunun menbaına kadar; Bu çay ile Robozak'ın şark-cenubu şarkisindeki 6834 rakımından inen çayın Robozak'ın cenubunda kâin mülteka kısmına kadar; 6834 rakımlı tepeden şimal-şarkı şimalisindeki boğaza kadar bir hattı müstakim; şark istikametini takiben bu boğazdan inen küçük çay Talveği'nin Habor çayı ile noktai iltikasına kadar; Habor çayı mansabına doğru tahminen bir buçuk kilometre boyunca mezkûr çayın Aroş ve Ceramos mıntakasından inen bir çay ile iltikasına kadar; Bu çayı takiben, Kâşure'den gelen çayı şimalde bırakarak birincisi Ceramos'tan ve ikincisi Aroş'tan inen iki mühim kolun yekdiğeriyle telâkisine kadar; Bu mültekadan bâlâda mevzuubahis olan iki kolun arasındaki suların hattı taksimi üzerinde 6571 rakımına şarka müntehi olan bu vadi Talveği; Evvelkinin şarkında kâin 9063 rakımına kadar bu hattı taksimi meyah ve sonra Lizen çayı havzasının cenup tepesiyle Ceramus'tan gelen kol havzası ve tepesinin noktai telâkısine kadar; -Ora-dan inen zap çayı kolu havzasının şimal tepeleri boyunca bu sonuncu tepe hattı; Özkaya'nın tahminen iki kilometre garp-şimali garbisindeki tepesine kadar; Özkaya'nın kurbunda ve şimali şarkisinde kâin bu zirvenin Zap kolunun membaına kadar bir hattı müstakim; Zap çayına kadar bu kolun mecrası; Zap çayını mansabına doğru takiben Bayçoka'nın bir kilometre cenubunda kâin bu noktaya kadar; Bebehi'nin cenubundan ve (Çal) ın şimalinden geçen çay havzasının cenup tepesine kadar şark istikametinde, Berican'dan geçen Zap kolunun cenup hattı bâlası boyunca imtidat eden ve (şilok) un garp-cenubu garbisinde Avmarek'in menbaına yakın bulunan noktaya kadar bir hattı müstakim; İşbu menbaa kadar bir hattı müstakim; Bu membadan (Avmarek) in garbi kolu, (Kesrik) ve (Nervek) arasındaki boğaza inen küçük çay mültekasına kadar, Bu küçük çay kendi menbaına kadar, Mültekası Nervek şimalindeki Avmarek'in şark kolundan müteşaip suya kadar en kısa mesafe; Bu su kendi mansabına kadar; Bu mültekadan Avmarek ile Rudbarşin sularının ayrıldığı hattı balâya olan en kısa mesafe; Bu hattı balâ, şeh Muammer kurbunda ve şimalinde bu çaya akan Rutbarşin kolu membaına en yakın olan noktaya kadar; Bu membaa kadar bir hattı müstakim; Balâda zikrolunan kol-de-nin bir az cenubunda ve çayın mansabına kadar mansabına doğru akan Rutbarşindir; Bu çay kendi membaına kadar; Bu membadan Rutbarşin ve (Herki) nin şark ve kurbundaki şemsi Dinan kolu sularını ayıran hattı balâya kadar en kısa mesafe; Bu noktadan işbu kolu besleyen en yakın çaya en kısa mesafe; Bu çay ve maruzzikir kol şemsidinan suyuna kadar; Bu mültekadan şemsidinan suyu havzasının cenubi tepesine en yakın mesafe; Bu tepe (Boyah) ın şark ve kurbunden geçen Hacıbey çayı ve kolunun beynindeki zirve hattiyle tekatu noktasına kadar; En kısa bir hattı müstekim üzere Hacıbey çayına kadar uzayan bu tepe hattı; Hacıbey çayı membaına doğru Iran hududuna kadar. İngiltere Sefiri Sir Ronald şarl Lindzey ve Irak Murahhası Nuri Sait Paşa taraflarından Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Beyefendiye yazılan 5 haziran 1926 tarihli notanın tercümesidir: Bugün beynimizde imza edilen muahedenin on üçüncü maddesine atfen şunu beyan ederiz ki bu muahedenin mevkii meriyete vaz'ını takip eden on iki ay içinde Türkiye Hükümeti mezkûr maddede mevzuubahis olan aidattaki hissesini sermayeye tahvil etmek arzusunda bulunduğu takdirde Irak hükümetini arzusundan haberdar edecek ve mezkûr hükümet ihbarı vâkıı takip eden otuz gün zarfında bu maddenin tamamii ifası zımnında Türkiye Hükümetine beş yüz bin Ingiliz lirasi tesviye edecektir. Diğer taraftan şurasıda mukarerdir ki Türkiye Hükümeti mezkûr aidattaki menafiini evvel emirde Irak Hükümetine bir tarafı salisin tediyeye âmade olabileceği fiattan daha yüksek olmamak üzere mübayaa etmek fırsatını vermeksizin elinden çıkarmamağı taahhüt eyler. Teati edilen işbu notaların bugün imza edilen muahedenin cüz'ü mütemmimini teşkil ettiği takarrür etmiştir. Bu vesile ile ihtiramatı faikamızı tecdit ederiz. 5 haziran 1926 Lindzey Nuri Sait Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey Efendi tarafından Ingiltere Sefiri Sir şarl Lindzey Cenablarına ve Irak Murahhası Nuri Sait Paşaya yazılan müttehid ül meal mektupların tercümesidir: Aramızda bugün İmza edilen muahedenin on dördüncü maddesine atfen berveçhizir vukubulan beyanatınızı havi olarak bugünkü tarihli gönderdiğiniz notayı ahiz ve senet ittihaz ettiğimi arzederim. Bu muahedenin mevkii meriyete vaz'ını takip eden on iki ay içinde Türkiye Hükümeti mezkûr maddede mevzuubahis olan aidattaki hissesini sermayeye tahvil etmek arzusunda bulunduğu takdirde Irak Hükümetini arzusundan haberdar edecek ve mezkûr Hükümet ihbarı vâkıı takip eden otuz gün zarfında bu maddenin tamamii ifası zımnında Türkiye Hükümetine beş yüz bin Ingiliz lirası tesviye edecektir. Diğer taraftan şurası da mukarrerdir ki Türkiye Hükümeti mezkûr aidattaki menafiini evvel emirde Irak Hükümetine bir tarafı salisin tediyeye âmade olabileceği fiattan daha yüksek olmamak üzere mübayaa etmek fırsatını vermeksizin elinden çıkarmamağı taahhüt eyler. Teati edilen işbu notaların bugün imza edilen muahedenin cüz'ü mütemmimini teşkil ettiği takarrür etmiştir. Dr. T. Rüştü
http://www.sgk.gov.tr/sgkshared/sgktanitimfilm/videoPlayer.html
sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor
Muzaffer Kuşhan'ın zayıflamak isteyenlere "motivasyon" vermek maksadıyla "Çok iğrenç görünüyorsunuz; manda gibisiniz, amma da tıkınıyorsunuz" dediği gazetelerde yer aldı. Yazılanların doğru olmadığına inanmak isterim. Zaten, böyle bir motivasyon olur mu? Aksine, gayret sarf edeni teşvik etmek için alkışlamak, başarılı olduğunu söylemek gerekir. Meselâ benim spor hocam Ercüment Bey, motive etmek için şöyle konuşuyor: "Bravo çocuklar, yakında olimpiyatlara katılacaksınız. Sizinle gurur duyuyorum. Ne kadar formdasınız vs..." Unutmayalım: Marifet, iltifata tabidir. Küçük çocukları yetiştirirken de, yanlışlarını öne çıkartmak yerine, doğru yaptıkları zaman onları alkışlamak lazım. Bizim eğitim sistemimiz maalesef tam tersine bir eğilim gösteriyor. Şimdiki bilinçli anneler, çocuklarına küçük yaştan itibaren farklı bir yöntem uyguluyor. Diyelim ki çocuk, bir şey talep edildiğinde, ağladı, kendisini yerden yere attı. Ona, "Ne kadar aksisin. Ne kadar inatçısın" demeyeceksiniz. Buna mukabil, söz dinlediği bir gün, hemen onu alkışlayıp, doğru bir hareket yaptığını anlatacaksınız; her zaman böyle davranması gerektiğini söyleyeceksiniz. Lafı gene Kuşhan'a getirelim. Zayıflamak isteyen bir insana "Manda gibisin, iğrençsin" dediniz mi, o kişi iyice umutsuzluğa kapılabilir. Psikolojisi altüst olur. Ama Türkiye'de küçükten itibaren bireylere saygı gösterilmeyen bir sistemden geldiğimiz için, azarlamak, itip kakmak, aşağılamak zaman zaman doğru bir yöntem gibi benimsenebiliyor. Tabii bu gibi hakaretleri, sessizce kabullenenlere de şaşmamak mümkün değil. Galiba eziklik ruhumuza işlemiş.
Çocukluğumda yazları bir derede serinlerdim. Pırıl pırıl ve soğuk sularında minnacık balıklar oynaşırdı. Dere boyunca cömert gölgeleriyle salkım söğütler sıralanırdı. Şimdi o dere yok. Kurudu. Hayır, küresel ısınmayla yağmurların azalması, yeraltı göllerinin yok olması yüzünden değil. Kaynağına bir su şişeleme tesisi kurulduğu için. Yıllarca beni serinleten derenin suya hasret yatağındaki derin çatlaklardan artık sessiz ağıtlar yükseliyor. O canım salkım söğütlerin yerinde de yeller esiyor. Geriye sadece her geçişimde görmemek için gözlerimi kapattığım bir köprü kaldı. Bu anıyı TÜSİAD'ın 4 gün önce yayınladığı ama gündemin yoğunluğu nedeniyle yeterince yankı bulamayan iki raporu çağrıştırdı. Raporların biri "Türkiye'de su yönetimi: Sorunlar ve öneriler", diğeri ise "Küresel su krizine çözüm arayışları: Şebeke suyu hizmetlerine özel sektör katılımı, dünya örnekleri ışığında Türkiye için öneriler" başlığını taşıyor. İlk raporda kaynakların verimli kullanımı için "Su yönetimi"nin önemi anlatılıyor. İkincisinde ise yönetimde etkinliğin artırılması için su şebekelerini özelleştirmenin çözüm olabileceği savunuluyor. Biz ikincisi üstünde duracağız. TÜSİAD'ın raporu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'in ünlü çıkışından bir yıl sonra, Dünya Su Konseyi'nin 2009 Mart'ında İstanbul'da düzenleyeceği 5'inci Dünya Su Forumu'na 7 ay kala yayınlandı. Hatırlayacaksınız; Güler geçen yaz "Akarsuların işletme hakkını yapişletdevret modeliyle satmayı planladıklarını" açıklamış, kıyamet kopmuştu. (Hindistan'da denendi; bir akarsu özelleştirildi. Şimdi insanların o kaynaktan yararlanmaları bir yana hayvanların su içmesi bile yasak. Kıyı boyunca mevzilenen görevliler, yaklaşana silah doğrultuyorlar.) 7 ay sonra yapılacak 5'inci Dünya Su Forumu'nun ana gündem maddesi ise suyun özelleştirilmesi olacak. Her ne kadar Birleşmiş Milletler, suyu "İnsan hakkı" ilan etse de, iktisatçılar ve hukukçular ise suya erişimi insanın doğuştan gelen vazgeçilmez hakları arasında saysa da, Dünya Su Konseyi'nin 1992'de Dublin'de yapılan ilk forumunda su "Ekonomik mal" kabul edildi. İşte ondan sonra IMF ve özellikle Dünya Bankası, kapısını çalan ülkelere destek için "Suyun özelleştirilmesi" koşulunu dayatmaya başladı. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. Şu ayrıntı çok önemli: "Suyun özelleştirilmesi" ile yeni su kaynakları ve rezervlerinin yaratılması değil, mevcut kaynakların ve şebekenin devri kastediliyor. Arjantin'de neler oldu? Asya, Afrika ve Latin Amerika'da bazı ülkeler Dünya Bankası'nın önerisine uyup su şebekelerini ve kaynaklarını özelleştirdi. Hatta çoğu yabancı sermayeye açtı. TÜSİAD raporunda bunlardan bazı örneklere yer verilmiş ama en önemlisi, Arjantin'deki uygulama atlanmış. Oysa Dünya Bankası Buenos Aires'in şu şebekesinin özelleştirilmesini "Örnek başarı" ilan etmişti. 1993'te Carlos Menem yönetimi kamu hizmetlerinin neredeyse tümünü özelleştirmeye karar verdi. Başkentin su şebekesi için açılan ihaleyi bu alanda dünya devi olan "La Lyonnaise des Eaux" kazandı. Şirket önce kadroyu daralttı, ardından tarifeleri yükseltti. 2001'deki ekonomik krizde Arjantin pezosunun yüksek oranda değer kaybını -haklı olarak- gerekçe gösterip yüklü bir zam daha talep etti. Oysa 38 milyon Arjantinli'nin yarısından fazlası yoksullaşmıştı. Zamsız faturaları bile ödeyemiyorlardı. İsteği reddedilen şirket yatırımları durdurdu. Bir süre sonra içme suyuna lağım karışmaya başladı. Sonuç: 2006'da Nestor Kircher yönetimi "Halkıma lağımlı su içirtmem" diyerek Buenos Aires'in su şebekesini yeniden hem kamulaştırdı, hem millileştirdi. TÜSİAD raporunda Buenos Aires ve Filipinler'in başkenti Manila'da yaşanan trajedilerin etkisiyle olsa gerek, şebeke suyu özelleştirilirken "Düşük gelirli kesimler için bir destekleme rejimi kurulması" zorunluluğu vurgulanıyor. Anlaşıldı. Her ne kadar Edirne'deki ilk deneme halkın direnmesi sonucu rafa kalksa da su şebekelerinin ve kaynaklarının özelleştirilmesi fikrine yavaş yavaş alıştırılacağız. Ve dedelerimizden duyduğumuz "Su gibi aziz ol" dileğini torunlarımıza değiştirerek aktaracağız: "Su gibi para kazan!" Yine de şükredelim; nefes alıp vermemizden para isteyen yok. Şimdilik!