Blog
fav.
| |
Create free blog
(
Türkçe
,
Deutsch
,
Español
)
Rastgele blog
Giriş
Rapor et
sevdaya mı tutuldum orhan veli
Ana sayfa
|
Etiketler
Benim de mi düşüncelerim olacaktı,ben de mi uykusuz kalacaktım.
Ara:
Ana Sayfa
|
Yazılar
|
Resimler
|
Videolar
< önceki
|
sonraki >
Sep
13
Ölmek için yaşamak
ahmedmelek
| 13 Eylül 2008 16:54 |
0 fav
| etiket:
ölmek için yaşamak
Ölmek için yaşamak
Dr.
Muzaffer
Kuşhan
'ın "kliniğinde" 19 yaşında bir kız çok acı bir biçimde ölünce ortalık karıştı.
Türkiye
bir anda Kuşhan'ı tartışmaya başladı. Ardından da klinik denilen yer kapatıldı.
Yakın çevremdeki bazı dostlarım zaman zaman o kliniğe gitti. Amaçları kilo vermekti. Kimisi aradığı şifayı buldu, kimisi pek de o kadar memnun kalmadan geri döndü. Kimisi kilo verdi kimisi verdiği kiloları kısa bir süre sonra geri aldı. Bu arada etraftaki doktor eş dost orada uygulanan yöntemin yetersiz ya da yanlış olduğunu söylerdi. Söylerdi ama meşhur
"Osmanlı
söylemez
söylenir"
tabiri uyarınca kimse herhangi bir yaptırım için somut ve yasal girişimde bulunmadı.
Evdeki
Kuşhan
Beni şaşırtan şu:
çok
yakın
bir
tarihe
kadar
Muzaffer
Kuşhan
herkesin
evinden
birisi
gibiydi.
Neredeyse her akşam bir
televizyon
kanalında boy gösteriyordu. Kendisini bugüne kadar bir kez olsun kulak verip dinlemedim. Belki çok yanlış bir şey söylüyor ve yazıyorum ama bende güven uyandırmadı hiç. Daha çok sansasyonel, magazinel bir şeymiş gibi geldi bana yaptıkları da kliniği de... Hele kendisini bir kez televizyonda
"Kadının
çıkıntıları
değil
ama
kıvrımları
olmalıdır"
derken duyduktan sonra zaten bendeniz için söylenecek bir şey kalmamıştı. Bir defasında da doktoru
"Afroditimiz"
Banu
Alkan
'la tartışırken gördüm. Doğrusu ciddiye alınacak bir yanı yoktu işin.
Buna rağmen Kuşhan, dediğim gibi, televizyonların ve diyet konularının "tartışılmaz" ismi olmayı sürdürdü. Ardından da yıllar yılı açık olan kimsenin yasal ilgisini, dikkatini çekmemiş, hiçbir kurumun incelemesine, takibatına uğramamış kliniği kapatıldı.
Şimdi
kime
kızalım?
Evet kime kızalım, Kuşhan'a mı kendimize mi? İşte beni bu soru ilgilendiriyor.
Türkiye
,
bir
konuyu
ele
alıp
irdelemek
için
mutlaka
trajik
bir
şeyin
olmasını
bekliyor.
Kuşhan ortada, kliniği yıllardır açık, her sene yüzlerce insan oraya girip çıkıyor, arayan soran yok. Ne zaman ki, birisi ölüyor, apar topar bir incelemeyle kurum kapatılıyor. Aynı şey Tuzla tersanelerinde yaşanmadı mı?
Bütün bunlar şunu gösteriyor.
Şu
modernleşme
dediğimiz
şey
Türkiye
'de
ne
yazık
ki,
bir
boş
laf,
kendi
tabiriyle
söyleyecek
olursak
bir
"boş
gösteren"
yani, herkesin kullandığı bir referans kavramı ama kimse anlamını bilmiyor. Herkes modern olmaktan, modernleşmekten söz ediyor ama kimse onun gereklerini yerine getirmiyor.
Oysa
gerçek
anlamda
modern
toplum
demek
kurumların
ilkelere
göre
çalıştığı,
aklın
tesadüflere
karşı
tedbir
alması
demek
olan
planlamayla
yani
öngörüyle
hareket
ettiği
bir
toplum
veya
düzen
demektir.
Öyle
bir
toplumda
trajedi
beklenmez,
her
şey
önceden
yapılır,
trajediye
yer
bırakılmaz.
Ama
biz
ağıt
toplumuyuz.
Acıdan
zevk
alıyoruz.
Bizi
harekete
ancak
ölümün
katılığı
felaketin
çıkmazı
geçiriyor.
Bugüne kadar Kuşhan kliniği faal iken niye herhangi bir bilimsel kurum, hekimler, mesela Tabipler Odası harekete geçip orada neler yapıldığını incelemedi? Kaldı ki, neresi ve ne olursa olsun önemli olan bir kurumu yıkmak değil, onu yol göstererek katkı sağlayarak geliştirmektir. Bugün Kuşhan'da kriz çıktı, yarın bütün büyük şehirleri sarmış olan özel hastanelerde kim bilir neler yaşanacak?
Birileri yaşasın diye birileri ölmeye mecbur mudur?
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
UHUVVED KASİDESİ
Öğleden sonra Aydın Doğan geldi Kendisi de günah çıkarmaya gelmiş
Fareler Forum Kurarsa koopuunn neşeniz bol olsun
O Çocukları Mp4 kota dostu indir
Bridge over the Wadi Vadinin Üzerindeki Köprü
« Elitçi zihniyet her yere sızıyor
SABAH, Hıncal Uluç ve ben »
"Ölmek için yaşamak" 0 yorum yapılmış
Yorumsuz kalma
balıkları yemleyin
Feedjit Live Blog Stats
Sesini Kaybeden Şehir Adedi devir sıfır. Şehir sustu Kenetlendi nokta nokta şehrinin asfalt-beton çenesi: bin dokuz yüz nokta nokta senesi nokta nokta ayında... Cadde boş. bir uçtan bir uca koş. Cadde boş bomboş cebim gibi... Kesildi akmıyor su... Ne bir motor uğultusu ne dönen bir tekerlek var. Rüzgar: sürüklüyor asfaltta Mister Ford'un adını: duvardan kopan renkli bir ilan kaadını kaldırımda savuruyor.. Üç adam Üç adam duruyor: Birincinin kolunda kırık bir keman var, ikincinin başında silindir sırtında frak, üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak.. Sokak. Sokakta ıslık çalarak enseni kaşıya kaşıya geç karşıdan karşıya. Yok ezilmek korkusu.. Ne bir motor uğultusu ne dönen bir tekerlek var.. Rüzgar: çatıyor gitgide kara kaşlarını. Kesmiş düdük sesleri köşe başlarını. Üç adam... Üç adam duruyor ve bir sarhoş türküsünü söyliyerek topuklarını yere vuruyor.. Caddenin ortasında bağırıp durmayın, topuklarınızı yere vurmayın, NAFİLE asfaltı getiremezsiniz dile! ! NAFİLE konuşmaz sesini kaybeden şehir: okşamazsa eğer ONLARIN ceplerinde kilitlenen elleri bakır telleri.. Üç adam: Üç adam duruyor: Birincinin kolunda kırık bir keman var, ikincinin başında silindir sırtında frak, üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak.. Üç adam kayboluyor karanlıkta sallanarak.. Nazım Hikmet Ran 1931
Ulus-devletler korku içinde! Etyen Mahçupyan - 14.09.2008 KIYMIK Etyen Mahçupyan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinin hemen öncesinde, Dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu ile bakanlık mensuplarından Ünal Çeviköz’ün bazı köşe yazarlarını davet ettiği bir bilgilendirme toplantısı olmuştu... Konularına hâkim ve geniş perspektife sahip bu iki bürokratın o günkü analiz ve değerlendirmeleri, muhtemelen katılımcıların düşüncelerinin de epeyce berraklaşmasına katkıda bulundu. Toplantıda Türkiye’nin son Gürcistan krizinde izlediği stratejinin ana hatları yanında, son dönemde çevremizde gelişmekte olan siyasi durum da ele alındı. Örneğin 11 Eylül sonrasında her ülkenin kendi terör sorunu üzerinden siyaset algılamasına kaydığı; Irak sonrasında her aktörün kazandıkları ile birlikte masaya oturmak istediği ve bu nedenle donmuş krizleri dolaptan çıkardığı; Rusya’nın elindeki kartların hızla biriktiği; Türkiye’nin ise sahip olduğu kartları güçlendirmek ve dolaptan çıkması muhtemel krizleri de birer karta dönüştürmek zorunda olduğu vurgulandı... Devletleri ellerinde birtakım kartlarla masaya oturmuş olarak hayal etmemize neden olan bu tablo, ulus-devlet dünyasının geldiği noktayı da gerçekçi biçimde betimliyor. Masadaki oyuncuların şöyle bir özelliği var: Her oyun ayrı bir deste ile oynanıyor ama oyuncular bir önce oynanmış olan destenin içinden bazı kâğıtları alıp saklıyor ve herhangi bir oyunun içinde sanki yeni destenin içinden çekmişlercesine masaya sürebiliyorlar. Öte yandan her oyuncu kendi yaptığının diğerleri tarafından da yapıldığını bildiği için, onların ellerindeki geçmiş destelerden olan kartları gayet iyi öngörebiliyor... Peki, sonuç nasıl ortaya çıkıyor derseniz, kabaca iki büyük sınırlamanın dengesi içinde görece en akıllı davrananın isteğine yakın çözümlerin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Fazla dolambaçlı bir cümle oldu ama gerçek bu... Söz konusu iki büyük sınırlamanın biri kaba güç, diğer ise ‘zamanın ruhu’ da diyebileceğimiz genel meşruiyet algısı. Ulus-devletlerin prestijli olduğu ‘yükselme’ dönemlerinde bu iki sınırlama arasında bir uyum vardı. Meşruiyet de otoriter zihniyet içinde tanımlandığı için, çatışmanın ve faydacılığın ‘doğal’ olduğuna dair kanaat son derece yaygın ve yerleşikti. Ancak günümüzde devletler insan haklarına, çoğulculuğa önem atfeden yeni bir meşruiyet anlayışı ile karşı karşıyalar. Bu durum gücün kıymetini azaltan bir etki yaratıyor ve böylece daha az güçlü ancak daha meşru yollar izleyen ülkeleri mükâfatlandırabiliyor. Bunun daha dengeli ve akılcı bir dünya ürettiğini söylemek belki mümkün... Ama ulus-devlet dünyasının bir ‘bütün’ olarak meşruiyetinin ne yöne gittiği sorusu da artık kaçınılmaz hale gelmekte. Çünkü ulus-devletlerin bizzat kendileri otoriter bir zihniyet ortamının ürünleri ve geleceğin dünyasında bizatihi gayrimeşru sayılma ihtimalleri hiç de az değil. Son krizin gösterdiği üzere, ulus-devletlerin davranış kalıpları da bu ihtimali pekiştiren nitelikte... Anlaşılıyor ki dengeleri bozmak için çoğu zaman tek bir ‘deli’ veya ‘akılsız’ yetiyor ve ulus-devlet yöneticilerinin bu açıdan kusurdan muaf olduğunu söylememiz de pek mümkün değil. Bütün bu tartışmanın billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ‘ilkesine’ karşılık kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu. Ulus-devlet bakışı, kendiniz için istediğiniz avantajları diğerlerinden esirgeme mantığına dayandığı için, tarihin bir anında oluşmuş olan devletlerin toprak bütünlüğünü öne çıkarmaya ve kutsallaştırmaya çalıştı. Oysa bu zaten adaletsiz bir başlangıç noktasıydı ve haklıyı değil, güçlüyü kayırmaktaydı. Buna karşılık günümüzün ‘post modern’ dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası. Dolayısıyla da ulus-devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var. Davutoğlu ve Çeviköz’le geçirdiğimiz birkaç saatin ima ettikleri arasında bunlar da bulunmaktaydı. Ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ‘saygı’ duyarken neredeyse yozlaşmaya meyleden bir faydacılığın sesini oluşturduklarını, diğer taraftan güçlü olduğunu hissedenlerin ceplerinden çıkardıkları kartlarla diğer ülkelerdeki azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını sahiplendiklerini düşünmeden edemedim. Dünyanın kaçınılmaz bir biçimde azınlık haklarını önemsemeye meylettiği görülüyordu. Bunun anlamı demokratik olamayan devletlerin ‘ulus-devlet’ olarak kalamayacaklarıydı... Toplantıdan çıktığımızda kafamda epeyce berrak bir algılama vardı: Ulus-devletler korku içinde! İçselleştirdikleri ‘ruh’ zamanın ruhuna hiç uygun düşmüyor... Zihniyet değişimleri ise maalesef geriye dönüşlü değil. Ya demokratlığı hazmeden bir sentez içinde yeni bir ‘ulus’ ve ‘devlet’ yaratacaklar, ya da insan doğasının yasaları hükmünü icra edecek. Diğer Etyen Mahçupyan Makaleleri: * 12.09.2008 - Deniz Feneri, Hilton... Darbe! * 10.09.2008 - Ergenekon: tekmili birden * 09.09.2008 - Bağımlılığın ürettiği akıl * 07.09.2008 - Yaşananlara dair... * 05.09.2008 - Kurumsal akıl tutulması * 03.09.2008 - Aldatıcı sessizlik * 02.09.2008 - Zararlı bir devlet geleneği * 24.08.2008 - Özgürlük korkusu * 22.08.2008 - Sahte dostlar * 20.08.2008 - Feminist ilişkiler * 19.08.2008 - Cemaatçi solun iç dünyası * 17.08.2008 - Cemaatçi solun düzeyi * 15.08.2008 - Akademik köpük * 13.08.2008 - Savaş çıkmış diyorlar * 12.08.2008 - Gül’ün rektör stratejisi * Tüm yazıları
Temâtik Film Kuşağı
Profil
ahmedmelek
Son yazılar
Mooshak E Kaghazi 1997 Paper Airplanes kağıt uçaklar
Gözlerini kaçıranlara
Ne zaman, nasıl bitecek
Siyaset ve ahmaklık
Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara'da Münakit Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedenamesi
sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor
Şıracı bozacı tezgahı bozuluyor
Basın hürriyeti ve patron çıkarı Basın hürriyeti, patronun çıkarlarıyla sınırlıdır
Su gibi para kazanmak!
SABAH, Hıncal Uluç ve ben
Arşiv
Ekim 2008
Eylül 2008
Etiketler
akıl öğreten çok ama meydanda o kadar fazla akıl da pek yok başyazı
basın hürriyeti ve patron çıkarı basın hürriyeti
dünya sinemalarından meryem'in oğlu
elitçi zihniyet her yere sızıyor
gözlerini kaçıranlara
hıncal uluç ve ben
ingiltere ve ırak hükümetleri beyninde ankara'da münakit hudud ve münasebatı hasenei hemcivari muahedenamesi
mooshak e kaghazi 1997 paper airplanes kağıt uçaklar
nasıl bitecek?
ne zaman
patronun çıkarlarıyla sınırlıdır
sabah
sahur zamanı
siyaset ve ahmaklık
sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor
su gibi para kazanmak!
türkiye
yabancı sinema tehlikeli hayatlar beyond justıce
ölmek için yaşamak
şıracı bozacı tezgahı bozuluyor