Blog
fav.
| |
Create free blog
(
Türkçe
,
Deutsch
,
Español
)
Rastgele blog
Giriş
Rapor et
sevdaya mı tutuldum orhan veli
Ana sayfa
|
Etiketler
Benim de mi düşüncelerim olacaktı,ben de mi uykusuz kalacaktım.
Ara:
Ana Sayfa
|
Yazılar
|
Resimler
|
Videolar
< önceki
|
sonraki >
Sep
13
SABAH, Hıncal Uluç ve ben
ahmedmelek
| 13 Eylül 2008 16:55 |
0 fav
| etiket:
hıncal uluç ve ben
,
sabah
SABAH, Hıncal Uluç ve ben
Hıncal Uluç'la dünya görüşümüz hiç uyuşmaz. Dün de uyuşmadı, bugün de uyuşmuyor, yarın da uyuşmayacak.
Benim, "Demokrat" dediği çizgim onun için anlaşılmaz bir şey.
Aynı şekilde onun kurumuna karşı zaman zaman hasmane denilebilecek bir boyuta varan tutumunu anlamakta da zorluk çekiyorum.
Buna rağmen ben Hıncal Uluç'u gazetesinin daima bir kazancı olarak, varlığı olarak gördüm ve onun Türk medyasındaki önemini kabul ettim.
Bugüne kadar SABAH'a yönelttiği eleştirileri bu çerçevede değerlendirdim.
Bir
kere
daha
iki
uyuşmayan
görüşün
birbirine
saygılı
tarafları
olarak
karşı
karşıya
gelmiş
gibiyiz.
Bugün
okuyacağınız
yazısındaki
görüşlerine
katılmasam
da
virgülüne
dokunmadan
yayınlıyorum.
Dolayısıyla kendime de görüşlerimi açıklama fırsatını tanıyorum. Belirteceğim görüşler, onun SABAH'la sınırlı tuttuğu iddialarının dışında genel olarak gazetecilik anlayışı ve etiğiyle ilgilidir.
Bugün
bütün
Türkiye
,
medya-siyaset-ticaret
ilişkisi
üçgenini
tartışır,
temiz
bir
medya
için
yeni
bir
sayfa
açma
kavgası
verirken,
Hıncal
Uluç
SABAH'ın
bu
tartışmanın
dışında
durmasını
talep
ediyor.
Kimin adına, okur adına mı?
O okur, gazete manşetlerinin ardında yatan çıkar ilişkilerinden rahatsızlığını her fırsatta dile getiriyor, unutmasın.
Türkiye
'de bir kısım medya elindeki gücü bir silah gibi kullanıp kendisine ticari avantaj sağlamaya çalışıyor.
Ben bunu bugün söylemiyorum, 2002'de sürekli yazdım.
Bu konuda iddia sahibi sadece Tayyip Erdoğan değil; ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal da bu gerçeği dile getirmiş.
Ne zaman?
Bir kısım medyanın, elindeki tüm gazetelerle manipüle edici bir yönlendirme çabasına girdiği CHP Kurultayı sırasında.
İddia
ettiğinin
tersine,
bu
yazıyı
Yeni
Şafak'ta
değil,
"Nefis"
dediği
Umur
Talu'nun
yazısında
gördüm
ve
üstüne
gittim.
Türkiye
'de insanların hafızası zayıf olduğu için medyasiyasetticaret çatışmasının sadece iktidarla ilgili olmadığının altını çizmek istedim.
Bunun AK Parti veya Erdoğan'la ilgisi yok... Bugün SABAH'ı hedef alan, batırmaya, yok etmeye çalışan bir medya grubu ile siyasi parti liderinin geçmişteki ilişkilerinin yüzünü ortaya koyma ile var.
Hıncal
Uluç
için
medyada
etik
kavramı
en
önemli
sorunların
başında
gelmeyebilir
ama
benim
için
geliyor.
Gazeteci kimliği ile iş takipçisi kimliğinin birbirinden ayrılması gerektiğini ilk günden beri savunuyorum.
O yüzden bugün sütununda iddia ettiği "kayıkçı kavgası" terimine kesinlikle katılmıyorum.
Bu,
Türkiye
'de temiz medya mücadelesi.
Bundan sonra kimse elindeki gazeteleri kullanarak özel imar izni, rafineri lisansı peşinde koşmasın, kavgası...
Kimse kendi çıkarı için siyaseti dizayn etmeye kalkışmasın, CHP'ye veya başka bir partiye lider tayin etme girişiminde bulunmasın, kavgası.
Bu,
Tayyip
Erdoğan'dan
yana
olmak
değil,
Türkiye
'de
gazetecinin
gazetecilik
dışında
iş
yapmaması
kavgası.
Hıncal Uluç hoşlansa da, hoşlanmasa da, bu böyle bir kavga...
Son
söz:
Hıncal
Uluç
bizlere
yönelttiği
değerlendirmelerin
onda
birini
SABAH'ı
batırmak
için
çırpınanlara
yöneltse
eleştirilerini
daha
anlayışla
karşılayacağım.
Çünkü karşı çıktığı bu sayfa
Türkiye
'deki kirli medya-siyaset ilişkisinin en çarpıcı örneğini veriyordu. Bunu görmemesine açıkçası çok üzüldüm.
ERGUN BABAHAN
Eğitim ve Öğretim Üzerine 2 (Kur'an Kursu'nda Oldu!
Sabah Gazetesi'nin Reklam Filmi
Ölümden değil ailemi üzmekten korkuyorum
Akıl, Fikir; Ergenekon!
23 temmuz sabahı
« Ölmek için yaşamak
Su gibi para kazanmak! »
"SABAH, Hıncal Uluç ve ben" 0 yorum yapılmış
Yorumsuz kalma
balıkları yemleyin
Feedjit Live Blog Stats
Sesini Kaybeden Şehir Adedi devir sıfır. Şehir sustu Kenetlendi nokta nokta şehrinin asfalt-beton çenesi: bin dokuz yüz nokta nokta senesi nokta nokta ayında... Cadde boş. bir uçtan bir uca koş. Cadde boş bomboş cebim gibi... Kesildi akmıyor su... Ne bir motor uğultusu ne dönen bir tekerlek var. Rüzgar: sürüklüyor asfaltta Mister Ford'un adını: duvardan kopan renkli bir ilan kaadını kaldırımda savuruyor.. Üç adam Üç adam duruyor: Birincinin kolunda kırık bir keman var, ikincinin başında silindir sırtında frak, üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak.. Sokak. Sokakta ıslık çalarak enseni kaşıya kaşıya geç karşıdan karşıya. Yok ezilmek korkusu.. Ne bir motor uğultusu ne dönen bir tekerlek var.. Rüzgar: çatıyor gitgide kara kaşlarını. Kesmiş düdük sesleri köşe başlarını. Üç adam... Üç adam duruyor ve bir sarhoş türküsünü söyliyerek topuklarını yere vuruyor.. Caddenin ortasında bağırıp durmayın, topuklarınızı yere vurmayın, NAFİLE asfaltı getiremezsiniz dile! ! NAFİLE konuşmaz sesini kaybeden şehir: okşamazsa eğer ONLARIN ceplerinde kilitlenen elleri bakır telleri.. Üç adam: Üç adam duruyor: Birincinin kolunda kırık bir keman var, ikincinin başında silindir sırtında frak, üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak.. Üç adam kayboluyor karanlıkta sallanarak.. Nazım Hikmet Ran 1931
Ulus-devletler korku içinde! Etyen Mahçupyan - 14.09.2008 KIYMIK Etyen Mahçupyan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinin hemen öncesinde, Dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu ile bakanlık mensuplarından Ünal Çeviköz’ün bazı köşe yazarlarını davet ettiği bir bilgilendirme toplantısı olmuştu... Konularına hâkim ve geniş perspektife sahip bu iki bürokratın o günkü analiz ve değerlendirmeleri, muhtemelen katılımcıların düşüncelerinin de epeyce berraklaşmasına katkıda bulundu. Toplantıda Türkiye’nin son Gürcistan krizinde izlediği stratejinin ana hatları yanında, son dönemde çevremizde gelişmekte olan siyasi durum da ele alındı. Örneğin 11 Eylül sonrasında her ülkenin kendi terör sorunu üzerinden siyaset algılamasına kaydığı; Irak sonrasında her aktörün kazandıkları ile birlikte masaya oturmak istediği ve bu nedenle donmuş krizleri dolaptan çıkardığı; Rusya’nın elindeki kartların hızla biriktiği; Türkiye’nin ise sahip olduğu kartları güçlendirmek ve dolaptan çıkması muhtemel krizleri de birer karta dönüştürmek zorunda olduğu vurgulandı... Devletleri ellerinde birtakım kartlarla masaya oturmuş olarak hayal etmemize neden olan bu tablo, ulus-devlet dünyasının geldiği noktayı da gerçekçi biçimde betimliyor. Masadaki oyuncuların şöyle bir özelliği var: Her oyun ayrı bir deste ile oynanıyor ama oyuncular bir önce oynanmış olan destenin içinden bazı kâğıtları alıp saklıyor ve herhangi bir oyunun içinde sanki yeni destenin içinden çekmişlercesine masaya sürebiliyorlar. Öte yandan her oyuncu kendi yaptığının diğerleri tarafından da yapıldığını bildiği için, onların ellerindeki geçmiş destelerden olan kartları gayet iyi öngörebiliyor... Peki, sonuç nasıl ortaya çıkıyor derseniz, kabaca iki büyük sınırlamanın dengesi içinde görece en akıllı davrananın isteğine yakın çözümlerin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Fazla dolambaçlı bir cümle oldu ama gerçek bu... Söz konusu iki büyük sınırlamanın biri kaba güç, diğer ise ‘zamanın ruhu’ da diyebileceğimiz genel meşruiyet algısı. Ulus-devletlerin prestijli olduğu ‘yükselme’ dönemlerinde bu iki sınırlama arasında bir uyum vardı. Meşruiyet de otoriter zihniyet içinde tanımlandığı için, çatışmanın ve faydacılığın ‘doğal’ olduğuna dair kanaat son derece yaygın ve yerleşikti. Ancak günümüzde devletler insan haklarına, çoğulculuğa önem atfeden yeni bir meşruiyet anlayışı ile karşı karşıyalar. Bu durum gücün kıymetini azaltan bir etki yaratıyor ve böylece daha az güçlü ancak daha meşru yollar izleyen ülkeleri mükâfatlandırabiliyor. Bunun daha dengeli ve akılcı bir dünya ürettiğini söylemek belki mümkün... Ama ulus-devlet dünyasının bir ‘bütün’ olarak meşruiyetinin ne yöne gittiği sorusu da artık kaçınılmaz hale gelmekte. Çünkü ulus-devletlerin bizzat kendileri otoriter bir zihniyet ortamının ürünleri ve geleceğin dünyasında bizatihi gayrimeşru sayılma ihtimalleri hiç de az değil. Son krizin gösterdiği üzere, ulus-devletlerin davranış kalıpları da bu ihtimali pekiştiren nitelikte... Anlaşılıyor ki dengeleri bozmak için çoğu zaman tek bir ‘deli’ veya ‘akılsız’ yetiyor ve ulus-devlet yöneticilerinin bu açıdan kusurdan muaf olduğunu söylememiz de pek mümkün değil. Bütün bu tartışmanın billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ‘ilkesine’ karşılık kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu. Ulus-devlet bakışı, kendiniz için istediğiniz avantajları diğerlerinden esirgeme mantığına dayandığı için, tarihin bir anında oluşmuş olan devletlerin toprak bütünlüğünü öne çıkarmaya ve kutsallaştırmaya çalıştı. Oysa bu zaten adaletsiz bir başlangıç noktasıydı ve haklıyı değil, güçlüyü kayırmaktaydı. Buna karşılık günümüzün ‘post modern’ dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası. Dolayısıyla da ulus-devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var. Davutoğlu ve Çeviköz’le geçirdiğimiz birkaç saatin ima ettikleri arasında bunlar da bulunmaktaydı. Ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ‘saygı’ duyarken neredeyse yozlaşmaya meyleden bir faydacılığın sesini oluşturduklarını, diğer taraftan güçlü olduğunu hissedenlerin ceplerinden çıkardıkları kartlarla diğer ülkelerdeki azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını sahiplendiklerini düşünmeden edemedim. Dünyanın kaçınılmaz bir biçimde azınlık haklarını önemsemeye meylettiği görülüyordu. Bunun anlamı demokratik olamayan devletlerin ‘ulus-devlet’ olarak kalamayacaklarıydı... Toplantıdan çıktığımızda kafamda epeyce berrak bir algılama vardı: Ulus-devletler korku içinde! İçselleştirdikleri ‘ruh’ zamanın ruhuna hiç uygun düşmüyor... Zihniyet değişimleri ise maalesef geriye dönüşlü değil. Ya demokratlığı hazmeden bir sentez içinde yeni bir ‘ulus’ ve ‘devlet’ yaratacaklar, ya da insan doğasının yasaları hükmünü icra edecek. Diğer Etyen Mahçupyan Makaleleri: * 12.09.2008 - Deniz Feneri, Hilton... Darbe! * 10.09.2008 - Ergenekon: tekmili birden * 09.09.2008 - Bağımlılığın ürettiği akıl * 07.09.2008 - Yaşananlara dair... * 05.09.2008 - Kurumsal akıl tutulması * 03.09.2008 - Aldatıcı sessizlik * 02.09.2008 - Zararlı bir devlet geleneği * 24.08.2008 - Özgürlük korkusu * 22.08.2008 - Sahte dostlar * 20.08.2008 - Feminist ilişkiler * 19.08.2008 - Cemaatçi solun iç dünyası * 17.08.2008 - Cemaatçi solun düzeyi * 15.08.2008 - Akademik köpük * 13.08.2008 - Savaş çıkmış diyorlar * 12.08.2008 - Gül’ün rektör stratejisi * Tüm yazıları
Temâtik Film Kuşağı
Profil
ahmedmelek
Son yazılar
Mooshak E Kaghazi 1997 Paper Airplanes kağıt uçaklar
Gözlerini kaçıranlara
Ne zaman, nasıl bitecek
Siyaset ve ahmaklık
Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara'da Münakit Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedenamesi
sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor
Şıracı bozacı tezgahı bozuluyor
Basın hürriyeti ve patron çıkarı Basın hürriyeti, patronun çıkarlarıyla sınırlıdır
Su gibi para kazanmak!
SABAH, Hıncal Uluç ve ben
Arşiv
Ekim 2008
Eylül 2008
Etiketler
akıl öğreten çok ama meydanda o kadar fazla akıl da pek yok başyazı
basın hürriyeti ve patron çıkarı basın hürriyeti
dünya sinemalarından meryem'in oğlu
elitçi zihniyet her yere sızıyor
gözlerini kaçıranlara
hıncal uluç ve ben
ingiltere ve ırak hükümetleri beyninde ankara'da münakit hudud ve münasebatı hasenei hemcivari muahedenamesi
mooshak e kaghazi 1997 paper airplanes kağıt uçaklar
nasıl bitecek?
ne zaman
patronun çıkarlarıyla sınırlıdır
sabah
sahur zamanı
siyaset ve ahmaklık
sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor
su gibi para kazanmak!
türkiye
yabancı sinema tehlikeli hayatlar beyond justıce
ölmek için yaşamak
şıracı bozacı tezgahı bozuluyor