| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Yazılar
 
Oct
13
    

Mooshak-E Kaghazi (1997)

Alternate Title: Paper Airplanes
In this Iranian family drama, a Ministry of Culture employee travels with his son into mountain forests north of Teheran where he sets up his screen

and projector before villagers who have never seen a film before. In open-air screenings, these villagers see both Charlie Chaplin and a village

melodrama.
Entranced, the audience continues to watch even when a rainstorm blows in -- and some in the audiences identify with situations they

see depicted on the screen.
Shown at the 1997 San Sebastian Film Festival. ~ Bhob Stewart, All Movie Guide



Movie Details

Title: Mooshak-E Kaghazi

Running Time: 89 Minutes

Status: Released

Country: Iran

Genre: Drama
kagıt ucaklar
 
"http://graphics8.nytimes.com/images/misc/nytlogo153x23.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




 
Oct
10
    
ahmedmelek | 10 Ekim 2008 14:53 | 0 fav | etiket:  

Gözlerini kaçıranlara...

Etyen Mahçupyan - 10.10.2008

Orta Asya’nın Türkik kavimleri 11. yüzyılda yaklaşık 400 bin kişi ile Anadolu’ya geldiklerinde, bu topraklarda 5-6 milyon insan yaşamaktaydı. Anadolu bu göçmenlere daha önce de başkalarına davrandığı gibi davrandı... Onlara bağrını açtı, içine aldı ve kültürel olarak asimile etti. Bu yeni göçmenlerle o toprağı sahiplenenler arasında siyasi çatışmalar yaşansa da, kültürel benzeşme belirleyici oldu. O kadar ki, karşılıklı din değiştirmeler sonucunda, kimin yönettiğinden bağımsız olarak çok kültürlü, kozmopolit bir medeniyetin arandığı bir döneme girildi ve Osmanlı İmparatorluğu bu harmanlanmayı taşıyabilen bir siyasi şemsiye olarak ortaya çıktı.


O dönemde Anadolu’ya gelen göçmenleri inanç açısından yalnız bırakmayan bir kavim daha vardı. Güneydoğu’da yoğunlaşmış olan Kürtler İslamiyet’in Şafi mezhebinin takipçileriydi ve sayı olarak da gelen göçmenlerden fazlaydılar. Onlar da söz konusu göçmenleri reddeden bir tavır göstermediler... Osmanlı Beyliği başka birçok göçmen Türkik beylikle savaştı; ama 19. yüzyılın başlarına gelinceye dek Kürtleri bir kimlik olarak karşısına almadı. Aynı şekilde Kürt beylikleri ve aşiretleri de yüzyıllar boyunca anlaşmayı ve paylaşmayı esas aldılar. Buna karşılık da yine yüzyıllar boyunca kendi cemaatsel özgürlüklerine sahip çıktılar, dillerini konuştular, şarkılarını söylediler, binlerce yıldır oturmakta oldukları bu topraklara kendi seslerini, duygularını, hayallerini nakşettiler...


İttihat ve Terakki’nin etnik temelli milliyetçiliğinden türetilmiş ‘milliliği’ sahiplenen Türkiye Cumhuriyeti, akıl almaz bir aymazlıkla bu tarihi yok saydı... Kendilerini göçmen olarak buralara gelmiş olan kavimlerin ardılı sayanlar, Anadolu’nun kadim topluluklarını ortadan kaldırmayı, buralardan sürmeyi içlerine sindirebildiler. Bulgarlar, Rumlar, Süryaniler ve Ermeniler olabildiğince buharlaştırıldı. Kürtlerin ise Müslüman oldukları için asimile olacakları, yani Türkleşecekleri varsayıldı...


Böylece roller değişti... Sanki Türkler Anadolu’nun kadim ve doğal sahibi olan kimliğin sahipleriymiş, Kürtler ise hasbelkader bu topraklara düşmüş göçmenlermiş gibi davranıldı. Sanki Türkiye bu insanları barındırmakla bir lütufta bulunuyor, karşılığında da onların kimliklerini terk etmelerini bekliyordu... Bu beklentinin ne denli gerçekdışı olduğunu anlamak için ise Cumhuriyet’in ilanından sonra bir yıl yetti... Kuruluşta verilen sözlerin tutulmadığını, kandırılmış olduklarını düşünenlerin milliyetçi hassasiyetiyle; Cumhuriyet’le birlikte başlayan baskılara karşı gelişen tepkinin birleşimi isyanlara neden oldu.


Devlet ise, Anadolu’nun bu kadim cemaatinin haklı taleplerini görmezlikten gelmekle kalmayıp, onları kimliklerinden arındırmayı denedi. Baskı ve zulmün normalleştiği, Kürtlerin yaşadığı bölgenin kasıtlı olarak ‘geri’ bırakıldığı bir dizi on yıl yaşadık... Bunlar olurken, kendilerine ‘Türk’ kimliğini yakıştıran toplumsal kesimler sadece seyrettiler, duyarsızlığı bir tür vatandaşlık haline getirdiler. Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde olup bitenler bu arka plan önünde yaşandı... Bir on yıl sonra gelen köy, orman, mera yakmalar; insanları insanlık dışı bir sistematik kültüre maruz bırakmalar ise, ırkçılığın biz fark etmeden nasıl bizi yoğurmuş olduğunu gösteriyordu... Sanki bütün Kürtler tanım gereği potansiyel suçluydu, ikinci sınıftı, aşağılanmayı hak eden yaratıklardı... Sanki istenmeden içimize girmiş göçmenlerdi...


Bugün PKK’nın bir sonuç olduğu söyleniyor... Ama askerin kimlik üzerinden kurmaya çalıştığı, bunca zaman PKK’yı beslemiş ve Kürtler nezdinde meşru kılmış olan, tahakkümcü denetimin sürmesine karşı çıkılamıyor... Öte yandan askere de çok yüklenilmemesi gerektiğini, sorumluluğun sivillerde olduğunu söyleyenler var.


Sorumluluk gerçekten de sivillerde... Ancak bu ‘sorumlu siviller’ sadece siyasetçilerden oluşmuyor. Asıl sorumlular, sivil siyasetçileri engelleyen askerlere karşı çıkmayan, hatta onları destekleyip pohpohlayan ‘siviller’... Asıl sorumlular, kendilerine kucak açmış olan bu topraklardaki kadim toplulukları gözlerini kırpmadan biçenler ve onlar biçildiklerinde de gözlerini kaçıranlar.


Barış ve çözüm çağrılarına ‘önce PKK bitsin’ diye cevap verenler, bunu diye diye insanlığı bitirdiler. Çünkü insanlığı PKK değil, o barış çağrılarını yapanlar temsil ediyor. Ama devlet bir türlü barış isteyemiyor... Uzunca bir zamandan beri... Devletin barış istemediği bir ülkede birtakım teröristlerin ortaya çıkması çok mu şaşırtıcı?


Türkiye artık resmî görünümlü ‘palavra’ duymaktan bıktı... Kürtlerin kültürel haklarının hemen ve önkoşulsuz olarak tanınması ve bu kimliği taşıyan insanlardan geçmiş devlet politikası için özür dilenmesi gerekiyor. Çünkü Kürtler muhacir değil... Göçmen de değil... Onlar bu toprakların geriye kalmış sahiplerinden biri...


 
 
 
 
 
 

KIYMIK

 

Etyen Mahçupyan

 



 
Oct
10
    
ahmedmelek | 10 Ekim 2008 14:52 | 0 fav | etiket: ,  

Ne zaman, nasıl bitecek?

Murat Belge - 10.10.2008

Kürt sorunuyla ilgili olarak başı ve sonu birarada düşünülmüş, tutarlı bir planımızın, projemizin, bir çözüm stratejimizin olup olmadığını sormuştum, hafta başında. Derken karakol baskınını Diyarbakır saldırısı izledi ve böylece gerilimin özellikle arttığı evrelerden birine daha girdik. Bu noktada, “Niye karakol var? Karakol niçin orada? Niçin istihbarat yapılamadı?” gibi sorular yerine (bunların da elbette çok önemli olduğunu kabul ederek) artık durmadan şu yukarıdaki ana soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum.


Sağda solda, sık sık ya gözüme ilişmeye, ya da kulağıma çalınmaya başladı: yalnız askerî yöntemle sonuç alınmasının mümkün olmadığını, başka yöntemler de düşünülmesi gerektiğini söyleyenler çoğaldı. Aralarında, “siyasî çözüm” formülünü telaffuz edenler de var. Kürt sorununa ilişkin konuştuğumuzda, “çözüm” kavramının başına “siyasî” sıfatının takılması en fazla TSK’yı temsil eden yüksek rütbeli komutanlar nezdinde alerji ve tepki uyandırırdı. Herhalde şimdilerde eskisi kadar alerji yaratmıyor ki bunu söyleyebiliyor artık, o çevrelerin hoşlanmadığı sözleri söylemekten kaçınanlar.


“Uzun süreli bir sorundur; çabuk çözüm beklemeyin” vb. beyanatlar veriliyor. Bu olayı olabilecek en kısa zaman dilimi içinde, yani, Eruh’tu galiba, ilk silâh patlamasından başlatarak ele alacaksak (ki doğru değildir böylesi. En az bütün Cumhuriyet tarihi boyunca devam etmiş bir sorundan söz ediyoruz), şöyle yirmi beş yıllık bir olayla karşı karşıyayız, demektir. Bu da epey “uzun süreli”. “Yeterince uzun süreli” de diyebiliriz. “Çabuk çözüm” beklememenin anlamı nedir? Yani, ne kadar bekleyeceğiz? Kaç yıl, kaç ceset bekleyeceğiz?


Şimdiye kadar uygulanan temel yöntemde, yani bu olayı asker ve polis gücüyle bastırma yöntemini uygulamaya devam edeceksek, bu soruya “ebediyen” diyerek cevap verebilirim.


Osmanlı tarihinde bütün bağımsızlık taleplerine bu yöntemle cevap verdik. Sırp, Bulgar, Yunan, Boşnak, Arnavut, Arap... Bastırmaya çalıştık. Sonuç? Sonuç ortada.


Kürtler’in büyük çoğunluğu, istediklerinin “bağımsızlık” olmadığını söylüyor. PKK’nın uyguladığı yöntemle başka neyin talep edilebileceği de insana ayrı bir bilmece gibi görünebilir, ama burada Türkiye’nin de payı var. “Tek âkdi çekiç olma” durumunun kaçınılmaz ârâzı: “bağımsızlık isterim”, “kültürel hak isterim”, “siyasî tanınma isterim” vb. Sen ne istersen iste, cevabını çekiç veriyor.


Şimdi DTP’nin kapatılması davası gündemde, günü de iyice yaklaştı. Kapatılırsa ne olacak, bu ne anlama gelecek? Çok açık bir şekilde, uygulanan yöntemin, yani “askerî çözüm” formülünün devam edeceği, bu koşullarda “siyasî çözüm” diye bir formülden medet ummanın, bir şey beklemenin hiçbir şekilde gereği olmadığı anlamına gelecek. “Şimdiye kadar şu kadar partinizi kapattık. Bundan sonra da kapatacağız. Boşuna yenisini kurmayın” mesajı verilecek. Türkiye’de Kürtler’i temsil etme görevini üstlenmiş bir siyasî partinin söylemek zorunda olduğu sözler, söylemediği takdirde kendi gereğini inkâr edeceği sözler, aynı zamanda, bu ülkenin yasalarında bir siyasî partinin kapatılması için “gerekçe” olarak kabul edilen sözler. Bu durumda hangi “siyasî çözüm”? “Askerî çözüm” dışında ne?


Peki o çözüm ne zaman ve nasıl?


Görülen o ki, bunun da bir cevabı yok! “Üç zaman içinde...” vb.


“Dağdakileri indirmenin yolunu bulmalıyız” deniyor. Hemen ardından “Ama bir siyasî af sözkonusu olmayacaktır” deniyor. Ne demek bu?


Bir yeni yol açabilecek her fikre karşı bir tıkaç bulunuyor. “Şöyle yaparsak çözülür” diyen bir yetkili yok ortada. Ama “şöyle yaparsak çözülür” diyen herkesin tepesine binip “Çabuk lafını geri al, bir daha da söyleme” diyen yetkili çok.


Çöz, ama statüyü değiştirmeden çöz. İyi ama, zaten sorunu yaratan statü! Statüye dokunmadan nasıl çözeyim?


Bekle. Ben sorumluluk yüklenmeden olsun. Ben emekli olayım, sonra başkaları ne yaparsa yapsın.


Yani, negatif belirleyicilik, her şeye hâkim.


Diğer Murat Belge Makaleleri:

 
 
 
 
 
 

TÜRKİYE'NİN HALLERİ

 

Murat Belge

 



 
Oct
10
    
ahmedmelek | 10 Ekim 2008 14:51 | 0 fav | etiket:  

Siyaset ve ahmaklık

Ahmet Altan - 01.10.2008

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, “neden son otuz yıldaki ahmakça tartışmalar diye bir dizi yapmıyorsunuz” dedi.


“İyi fikir” dedim ama sonra bunun çok uzun bir dizi olabileceğini düşündüm.


Türkiye de dünyayla birlikte hızlı bir değişimden geçiyor ve bu arada pek zekice olmayan korkulara tutsak düşüyor sık sık.


Ben bu ülkede haftalarca “çikita muz ithal edersek ülke batar” tartışması yapıldığını hatırlıyorum.


Dışardan “muz alırsak” ülkenin batacağına ciddiyetle inanan çok kelli felli adam vardı bu ülkede.


Bir kısmı hâlâ yazı yazıyor.


“Serbest kura” geçersek batacağımızı söyleyenler de çok oldu.


Ama işin asıl tuhaf yanı ne, biliyor musunuz?


Bu ülkede değişime karşı çıkanların genellikle kendilerini “ilerici” olarak gören insanlar olması.


“Halkımız tutucudur” diye sık tekrarlanan bir söz duyarsınız.


Gerçekten halkımız tutucu mu?


Çok emin değilim bundan.


Çünkü kim “değişimden” söz etse oy patlaması yaşıyor.


Turgut Özal, bu ülkedeki en ciddi devrimleri gerçekleştiren liderlerden biriydi.


Halktan çok ciddi bir destek buldu.


İlerici olduklarını söyleyenlerin çoğu Özal’a karşıydı.


Bilmem hatırlar mısınız ama eğer Özal olmasaydı siz şimdi cep telefonu kullanamayacaktınız.


Çünkü “telsiz kullanma yasağı” bulunuyordu bu ülkede.


“İlerici” olduğunu sananlar Özal’ın “sistemi değiştirmek” için yaptıklarını değil, onun “dindar” yanını görüyorlardı.


Ve, onun dindarlığına karşı çıkarken yaptığı her şeye de karşı çıkıyorlardı.


Aynı zamanda “halife” olan padişahları deviren Cumhuriyet, kendi iktidarını pekiştirmek için öylesine “laiklik” vurgusu yapan bir propagandayla doldurmuştu ki hayatı, bütün ilericilik-gericilik ölçüleri de “din ekseninde” oluşmuştu.


Hisse senedi çıkarmak konusunda hiç bir fikri olmayan bir partinin o zamanki başkanı “ben köprüyü” sattırmam diye bağırırken “ilerici” diye niteleniyor, serbest piyasanın temellerini atarak ekonomideki devlet sultasına son vermeye hazırlanan Özal ise “gerici” kabul ediliyordu.


“Gerici” Özal Türkiye’yi dünyayla bütünleştirmeye uğraşıyor...


“İlerici” partiler sıkı sıkıya bir kapalılığı savunuyorlardı.


“Gerici” Özal halkın egemenliğini pekiştirmeye çalışırken...


“İlericiler” devletin baskıcı iktidarını korumaya çabalıyorlardı.


Bunları o zamanlar bıktırıcı bir biçimde tartıştı insanlar.


Bugün Özal’ın yaptıklarının kötü olduğunu söyleyen çok fazla insana rastlamazsınız.


“Cep telefonu olmasaydı, serbest kur olmasaydı, serbest piyasa olmasaydı, ithalatın ve ihracatın kapıları açılmasaydı, özelleştirmeler olmasaydı” diyen pek çıkmaz.


Siz, bir de bunlar yapılırken söylenenleri duysaydınız.


Ne canhıraş kavgalar verildi.


Bugün bütün şehirlerde çim sahaların olması, sinemalarda yeni filmlerin dünyayla aynı anda oynatılması bile o dönemde alınan kararlarla oldu.


Bütün futbol maçları yamru yumru toprak sahalarda oynanır, sinemalarda yıllarca önce çekilmiş filmler gösterilirdi.


Belki de “ahmakça tartışmalar” diye bir dizi yapmalıyız gerçekten.


Böyle bir dizi bu ülkedeki “ilericilik-gericilik” tartışmasına da ciddi bir katkı yapabilir.


Ne kadar devletçi, baskıcı, yasakçı, tutucu, dünyadan korkan insan varsa “ilerici” sanılması...


Türkiye’yi dünyayla birleştirmeye çalışanların da “gerici” kabul edilmesi bu ülkedeki entelektüel iklimin gelişmesine hep engel oldu.


Özal’ın “doğru” yaptıklarına öylesine şiddetle ve anlamsız biçimde karşı çıktı ki “ilerici” denilenler, Özal’ın “yanlış” yaptıklarına karşı çıkıldığında bunların halk üzerinde bir etkisi olmadı.


Çünkü halk neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi hayatından ölçebiliyordu.


“Dindar mı değil mi” diye değil, “benim hayatımı iyileştiriyor mu iyileştirmiyor mu” diye bakıyordu.


Bugün bu ülkedeki medyanın halk üzerinde hiçbir etkisi yoksa, bunun başlıca nedenlerinden biri o zamanki tutumlarıdır.


Sizin bütün “doğrulara” da karşı çıktığınızı gördüğünde, “yanlışa” karşı çıkmanıza da aldırmıyordu.


Aslında bugün de aynı şeyleri yaşıyoruz.


Siz, AKP, Avrupa Birliği’ne üye olmak için adımlar attığında “ilericilik” adına karşı çıkarsanız, AKP’yi Avrupa Birliği’nden ve demokrasiden uzaklaştığında değil de, ona doğru ilerlediğinde eleştirirseniz halkın güvenini kaybedersiniz.


İlericilik-gericilik tartışmasının mihenk taşı olarak AKP’li bazı belediyelerin saçma sapan “içki yasaklarını” görür de, “uyum yasalarını” desteklemezseniz, askerî muhtıralara var gücünüzle karşı çıkmazsanız, Anayasa Mahkemesi’nin hukuku çiğnemesine isyan etmezseniz, halkı ikna edemezsiniz.


Halk, neredeyse çocuksu bir istekle “değişimi” seviyor burada.


Sevmeyenler, kendilerini “ilerici” sanan ve devletin sırtından var olmaya çalışan “elitler”.


İlerici olmak isteyen insanlar varsa bu ülkede, sadece içki yasağına karşı çıkmak yetmez ilerici olmaya, dünyaya açılmayı, demokrasiyi, hukuku da savunmaları gerekir.


Değişimleri gerçekleştiren iktidarların “dindar ve muhafazakâr” görüntülerini bahane ederek her türlü değişime karşı çıkma kurnazlığının da bir sonu var çünkü.


Diğer Ahmet Altan Makaleleri:

 
 
 

KUM SAATİ

 

Ahmet Altan

 



 
Sep
17
    

 

1926 tarihli Ankara Anlaşması


Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara'da Münakit Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedenamesi

Andlaşmanın İmza yer ve tarihi : Ankara, 5 Haziran 1926

Onay Kanununun tarih ve sayısı : 7 Haziran 1926, Sayı 911

Resmi Ceride ile neşir ve ilânı : 18 Temmuz 1926, sayı 424

D Ü S T U R : lll. tertip, Cild 7, Sahife 1642

ONAY KANUNU

Madde 1. Türkiye, İngiltere ve Irak Hükûmetleri arasında Ankara'da 5 Haziran 1926 tarihinde İmza olunan Hudud ve Münasebatı Hasenei Hemcivari Muahedesi Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdik olunmuştur.

Madde 2. İşbu muahedenin icrayı ahkâmına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

TÜRKIYE, INGILTERE VE IRAK HÜKÜMETLERI BEYNINDE ANKARA'DA 5 HAZIRAN 1926 TARIHINDE MÜNAKIT HUDUT VE MÜNASEBATI HASENEI HEMCIVARI MUAHEDENAMESI

Bir taraftan

Türkiye Reisicumhuru Hazretleri

Ve diğer taraftan

Haşmetlû Büyük Britanya ve İrlanda Kıraliyeti Müttehidesi, Mâverayı Ebhar Britanya arazisi Kıralı ve Hindistan İmparatoru hazretleri ve haşmetlû Irak Kıralı hazretleri.

Lozan'da imza edilen 24 temmuz 1923 tarihli muahedenin Türkiye ile Irak arasındaki hududun tâyini hakkındaki ahkâmını derpiş ederek Irakı müstakil bir devlet ve kendisiyle İngiltere arasında münakit 10 Teşrinievvel 1922 ve 13 kânunusani 1926 tarihli muahedelerden münbais münesabatı mahsusayı tanıyarak hudut mıntıkasında aralarındaki âhenk ve hüsnü amizişi ihlâl edebilecek her gûna hadisatı bertaraf etmek arzusiyle
Bu bapta bir muahede akdine karar vermişler ve berveçhizir murahhaslarını tâyin etmişlerdir: şöyle ki:

Türkiye Cumhuriyeti Reisi Hazretleri:

İzmir Mebusu ve Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Beyefendi Hazretleri. Haşmetlû Büyük Britanya ve Irlanda Kıraliyeti Müttehidesi Mâverayı Ebhar Britanya arazisi Kıralı ve Hindistan Imparatoru Hazretleri.

Haşmetlû Britanya Kıralı Hazretlerinin Türkiye Cumhuriyeti nezdinde fevkalâde sefir ve murahhası asaletlû Sir Ronald Charles Lindzey. K.C.M.G., C.B.C.V.O. Hazretleri.

Haşmetlû Irak Kıralı Hazretleri.

Irak Müdafaai Milliye Vekil Vekili Miralay Nuri Sait, S.M.J.D.S.O. Hazretleri.
Müşarünileyhim yolunda ve muntazam bulunan salâhiyetnamelerini tebliğettikten sonra ahkâmı âtiyeyi kararlaştırmışlardır:

BIRINCI FASIL

Türkiye ile Irak arasındaki hudut

Madde 1: Türkiye ile Irak arasındaki hudut Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir.

Madde 2: Son fıkrası saklı kalmak üzere 1. maddede tesbit edilmiş hudut bu antlaşmaya bağlı 1/250000 ölçekli harita üzerinde gösterilmiştir. Metin ile harita arasında aykırılık vukuunda metin geçerli olacaktır.

Madde 3: 1. maddede tasrih edilen hudut hattını arazi üzerinde belirlemek üzere bir “Hudut Komisyonu” kurulacak, bu komisyon Türkiye Hükûmetince tayin olunacak iki yetkili ve İngiltere ile Irak hükûmetleri tarafından beraberce tayin edilecek iki temsilci ile uygun gördüğü takdirde İsviçre Cumhurbaşkanınca İsviçre vatandaşları arasından seçilecek bir başkandan oluşacaktır.

Komisyon en kısa sürede ve en geç bu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde toplanacak ve çoğunluğun alacağı karara bütün tarafların uyması mecburî olacaktır.

Tahdid-i Hudut Komisyonu her durumda bu antlaşmadaki tarifleri pek yakından takibe gayret edecek, komisyonun masrafları Türkiye ile Irak arasında eşit olarak taksim olunacaktır. İlgili devletler komisyonun vazifesini yapabilmesi için gerekli yerleşme, işçi, malzeme ile ilgili bütün mevzularda gerek doğrudan doğruya gerekse mahallî makamlar eliyle yardım etmeyi taahhüt ederler.

Söz konusu devletler bundan başka komisyonca konulacak nirengi noktalarına, hudut işaretlerine kazık ve alâmetlere riayet etmeyi taahhüt ederler.

Hudut işaretleri birinden diğeri görülebilecek surette yerleştirilecek ve üzerlerine numara konulacaktır. Bunların mevkileri ile numaraları bir harita üzerinde gösterilecektir.

Hudut belirleme kesin zabıtnamesi.; ve buna ekli harita ve vesikalar üç nüsha olarak tanzim edilecek ve bunlardan ikisi hemhudut devletlerin hükûmetlerine ve üçüncüsü, aslına uygun tastiklenmiş suretleri Lozan Antlaşması’na imza koyan devletlere tebliğ edilmek üzere, Fransa Hükûmeti’ne verilecektir.

Madde 4: 1. madde mucibince Irak’a terkedilen arazideki ahâlînin tabiiyyeti Lozan Antlaşması’nın 30-36. maddelerine dayanılarak halledilecektir.

Taraflar Lozan Antlaşması’nın 31, 32 ve 34. maddelerinde kayıtlı, seçme hakkının bu antlaşmanın yürürlüğe konulduğu tarihten başlayarak on iki ay müddetle geçerli olabileceğini kararlaştırmışlardır.

Bununla beraber Türkiye, ahâlîden seçme haklarını Türkiye uyruğu için kullananların işbu haklarını tanımak hususunda hareket serbestisini muhafaza eder.

Madde 5: Taraflardan herbiri 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüd eder.
IKINCI FASIL
Madde 6: Taraflar bir veya birkaç silahlı kişinin sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak maksadıyla girişecekleri hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı karşılıklı olarak taahhüd ederler.

Madde 7: 11.maddede zikredilen yetkili memurlar sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkiyalık yapmak için bir veya birkaç silahlı kişinin hazırlıklarda bulunduklarını haber aldıklarında ihmal etmeden birbirlerini haberdar edeceklerdir.

Madde 8: 11.maddede zikredilen yetkili memurlar, bulundukları yerlerde yapılmış olabilecek bütün yağmacılık ve haydutluk fiillerinden karşılıklı olarak birbirlerine haber vereceklerdir.

Haberdar edilecek memurlar ellerindeki bütün vasıtalarla söz konusu fiillerin fâillerinin sınırdan geçmelerine mani olmaya gayret edeceklerdir.

Madde 9: Silahlı bir veya birkaç kişi sınır mıntıkasında bir cinayet veya cürüm işledikten sonra diğer sınır mıntıkasına ilticâ ederse oranın, bu kişileri silahları ve yağma ettikleri eşya ile birlikte, uyruğu bulunduğu tarafa teslim etmesi mecburîdir.

Madde 10: Antlaşmanın işbu faslının tatbik mıntıkası Türkiye’yi Irak’dan ayıran bütün sınır ile bu sınırın iki yanında 75 km. derinliğinde bulunan mıntıkadır.

Madde 11: Antlaşmanın işbu faslını tatbik etmekle görevli yetkili memurlar şunlardır: Umumî işbirliğini tanzim ve alınacak tedbirlerin mesuliyeti kendilerinde olmak üzere; Türkiye tarafından askerî sınır kumandanı, Irak tarafından Musul ve Erbil mutasarrıfları; mahallî bilgilerin ve acil tebligatın teatisi için Türkiye tarafından vâlilerin uygun görmesi ile tayin edilecek memurlar; Irak tarafından Zaho, kaymakamı; İmâdiye, Zibar, Revanduz kaymakamlarıdır.

Türkiye ve Irak hükûmetleri gerek on üçüncü maddede zikrolunan Dâimi Hudut Komisyonu marifetiyle ve gerek siyasî yolla birbirini haberdar ederek, idarî sebeplerden dolayı yetkili memurların listesini değiştirebileceklerdir.

Madde 12: Türkiye ile Irak memurları diğer taraf uyruğundan olup, kendi toprakları üzerinde bulunan aşiret beyleri, şeyh veya öteki azaları ile resmî veya siyasî mahiyete sahip her türlü haberleşmeden kaçınacaklardır. Taraflar sınır mıntıkasında diğer devlet aleyhine yönelmiş hiçbir propaganda teşkilâtına ve topluluğuna izin vermeyeceklerdir.

Madde 13: Antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasını kolaylaştırmak ve genellikle sınır üzerinde iyi komşuluk münasebetlerini sürdürmek üzere zaman zaman Türkiye ve Irak hükûmetleri tarafından karşılıklı olarak tayin edilecek, eşit sayıda memurlardan mürekkeb bir “Dâimî Hudûd Komisyonu” kurulacak ve en az altı ayda bir kere ve durum gerektirdiği takdirde daha sık olarak toplanacaktır. Sıra ile Türkiye ve Irak’da toplanacak olan bu komisyon, antlaşmanın bu faslının hükümlerinin icrasına müteallik işleri ve ilgili sınır mıntıka memurları arasında anlaşmazlığa sebebiyet veren, diğer her türlü sınır meselelerini dostça çözmek vazifesiyle mükellef olacaktır. Komisyon bu antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihi takib eden iki ay zarfında ilk olarak Zaho’da toplanacaktır.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Ahkâmı umumiye
Madde 14: Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek maksadıyla, Irak Hükûmeti bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 sene müddetle, 14 Mart 1925 tarihli İmtiyaz Mukavelenamesi’nin 30.maddesi mucebince “Turkısh Petroleum Kumpanyası”ndan, petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya şahıslardan, teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin %10’unu Türkiye Hükûmeti'ne ödeyecektir.

Madde 15: Türkiye ve Irak, dost devletler arasında geçerli bir “suçluların iadesi” antlaşması yapmak üzere açık müzakerelere girişmeğe karar vermişlerdir.

Madde 16: Irak Hükûmeti kendi ülkesinde ikamet eden şahısları bu antlaşmanın imzasına kadar Türkiye lehindeki düşünce ve siyasî hareketlerinden dolayı tedirgin etmemeği ve onlara en geniş manada bir genel af tanımayı taahhüd eder.

Bu konuda verilmiş mahkeme kararlarının hepsi geçersiz kabul edilecek ve sürdürülmekde olan bütün kovuşturmalar durdurulacaktır.

Madde 17: Bu antlaşma tasdiknamelerin teatisinden itibaren yürürlüğe girecektir. Antlaşmanın ikinci faslı antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sene müddetle yürürlükte kalacaktır.

Antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki sene sonunda taraflardan her biri söz konusu faslı kendi açısından feshetmek hakkına sahip olacaktır. Keyfiyet, feshin bildirildiği tarihten itibaren bir sene sonra geçerli olacaktır.

Madde 18: Bu antlaşma taraflarca tasdik edilecek ve tasdiknameler süratle Ankara’da teati edilecektir. Antlaşmanın tasdiklenmiş suretleri Lozan Antlaşması’nı imza eden devletlere gönderilecektir.

Ankara'da 5 haziran 1926 tarihinde üç nüsha olarak tanzim edilmiştir.
İmza İmza
Dr. Tevfik Rüştü R.C.Lindzey
(Mühür) (Mühür)
İmza: Nuri Sait (Mühür)

EKLENMİŞ

Türkiye ile Irak arasındaki hudut

MADDE 1

Türkiye ile Irak arasındaki hattı hudut Cemiyeti Akvamın 29 teşrinievvel 1924 tarihli içtimaında takarrür etmiş olan güzergâha tevfikan berveçhi zir sureti katiyede tâyin edilmiştir:

Dicle nehri ile Habur çayının noktai iltikalarından bed ile Habur çayının hattı mutavassıt veya Talvegin'i takiben mezkûr çayın Hazil çayı mültekasına kadar;

Siyomez'den geçen çay mültekasının membaına doğru üç kilometrede kâin bir noktasına kadar Hazil çayının hattı mutavassıt veya Talveği;
Bu noktadan itibaren sıyomezden geçen çay kolu havzasının şimalindeki tepeye kadar şarka doğru giden bir hattı müstakim;

Bu havzanın şimalindeki tepeden Bilâkiş dağına kadar;
Bu noktadan itibaren Bayco çayının Robozak'taki kolunun menbaına kadar;
Bu çay ile Robozak'ın şark-cenubu şarkisindeki 6834 rakımından inen çayın Robozak'ın cenubunda kâin mülteka kısmına kadar;

6834 rakımlı tepeden şimal-şarkı şimalisindeki boğaza kadar bir hattı müstakim;

şark istikametini takiben bu boğazdan inen küçük çay Talveği'nin Habor çayı ile noktai iltikasına kadar;

Habor çayı mansabına doğru tahminen bir buçuk kilometre boyunca mezkûr çayın Aroş ve Ceramos mıntakasından inen bir çay ile iltikasına kadar;
Bu çayı takiben, Kâşure'den gelen çayı şimalde bırakarak birincisi Ceramos'tan ve ikincisi Aroş'tan inen iki mühim kolun yekdiğeriyle telâkisine kadar;

Bu mültekadan bâlâda mevzuubahis olan iki kolun arasındaki suların hattı taksimi üzerinde 6571 rakımına şarka müntehi olan bu vadi Talveği;
Evvelkinin şarkında kâin 9063 rakımına kadar bu hattı taksimi meyah ve sonra Lizen çayı havzasının cenup tepesiyle Ceramus'tan gelen kol havzası ve tepesinin noktai telâkısine kadar;

-Ora-dan inen zap çayı kolu havzasının şimal tepeleri boyunca bu sonuncu tepe hattı;

Özkaya'nın tahminen iki kilometre garp-şimali garbisindeki tepesine kadar;
Özkaya'nın kurbunda ve şimali şarkisinde kâin bu zirvenin Zap kolunun membaına kadar bir hattı müstakim;

Zap çayına kadar bu kolun mecrası;

Zap çayını mansabına doğru takiben Bayçoka'nın bir kilometre cenubunda kâin bu noktaya kadar;

Bebehi'nin cenubundan ve (Çal) ın şimalinden geçen çay havzasının cenup tepesine kadar şark istikametinde,
Berican'dan geçen Zap kolunun cenup hattı bâlası boyunca imtidat eden ve (şilok) un garp-cenubu garbisinde Avmarek'in menbaına yakın bulunan noktaya kadar bir hattı müstakim;

İşbu menbaa kadar bir hattı müstakim;
Bu membadan (Avmarek) in garbi kolu, (Kesrik) ve (Nervek) arasındaki boğaza inen küçük çay mültekasına kadar, Bu küçük çay kendi menbaına kadar, Mültekası Nervek şimalindeki Avmarek'in şark kolundan müteşaip suya kadar en kısa mesafe; Bu su kendi mansabına kadar; Bu mültekadan Avmarek ile Rudbarşin sularının ayrıldığı hattı balâya olan en kısa mesafe; Bu hattı balâ, şeh Muammer kurbunda ve şimalinde bu çaya akan Rutbarşin kolu membaına en yakın olan noktaya kadar; Bu membaa kadar bir hattı müstakim; Balâda zikrolunan kol-de-nin bir az cenubunda ve çayın mansabına kadar mansabına doğru akan Rutbarşindir; Bu çay kendi membaına kadar; Bu membadan Rutbarşin ve (Herki) nin şark ve kurbundaki şemsi Dinan kolu sularını ayıran hattı balâya kadar en kısa mesafe; Bu noktadan işbu kolu besleyen en yakın çaya en kısa mesafe;
Bu çay ve maruzzikir kol şemsidinan suyuna kadar; Bu mültekadan şemsidinan suyu havzasının cenubi tepesine en yakın mesafe; Bu tepe (Boyah) ın şark ve kurbunden geçen Hacıbey çayı ve kolunun beynindeki zirve hattiyle tekatu noktasına kadar; En kısa bir hattı müstekim üzere Hacıbey çayına kadar uzayan bu tepe hattı; Hacıbey çayı membaına doğru Iran hududuna kadar.

İngiltere Sefiri Sir Ronald şarl Lindzey ve Irak Murahhası Nuri Sait Paşa taraflarından Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Beyefendiye yazılan 5 haziran 1926 tarihli notanın tercümesidir:

Bugün beynimizde imza edilen muahedenin on üçüncü maddesine atfen şunu beyan ederiz ki bu muahedenin mevkii meriyete vaz'ını takip eden on iki ay içinde Türkiye Hükümeti mezkûr maddede mevzuubahis olan aidattaki hissesini sermayeye tahvil etmek arzusunda bulunduğu takdirde Irak hükümetini arzusundan haberdar edecek ve mezkûr hükümet ihbarı vâkıı takip eden otuz gün zarfında bu maddenin tamamii ifası zımnında Türkiye Hükümetine beş yüz bin Ingiliz lirasi tesviye edecektir.

Diğer taraftan şurasıda mukarerdir ki Türkiye Hükümeti mezkûr aidattaki menafiini evvel emirde Irak Hükümetine bir tarafı salisin tediyeye âmade olabileceği fiattan daha yüksek olmamak üzere mübayaa etmek fırsatını vermeksizin elinden çıkarmamağı taahhüt eyler.

Teati edilen işbu notaların bugün imza edilen muahedenin cüz'ü mütemmimini teşkil ettiği takarrür etmiştir. Bu vesile ile ihtiramatı faikamızı tecdit ederiz.


5 haziran 1926
Lindzey Nuri Sait

Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Bey Efendi tarafından Ingiltere Sefiri Sir şarl Lindzey Cenablarına ve Irak Murahhası Nuri Sait Paşaya yazılan müttehid ül meal mektupların tercümesidir:

Aramızda bugün İmza edilen muahedenin on dördüncü maddesine atfen berveçhizir vukubulan beyanatınızı havi olarak bugünkü tarihli gönderdiğiniz notayı ahiz ve senet ittihaz ettiğimi arzederim.

Bu muahedenin mevkii meriyete vaz'ını takip eden on iki ay içinde Türkiye Hükümeti mezkûr

maddede mevzuubahis olan aidattaki hissesini sermayeye tahvil etmek arzusunda bulunduğu

takdirde Irak Hükümetini arzusundan haberdar edecek ve mezkûr Hükümet ihbarı vâkıı takip eden

 otuz gün zarfında bu maddenin tamamii ifası zımnında Türkiye Hükümetine beş yüz bin Ingiliz lirası tesviye edecektir.

Diğer taraftan şurası da mukarrerdir ki Türkiye Hükümeti mezkûr aidattaki menafiini evvel emirde Irak Hükümetine bir tarafı salisin tediyeye âmade olabileceği fiattan daha yüksek olmamak üzere mübayaa etmek fırsatını vermeksizin elinden çıkarmamağı taahhüt eyler.

Teati edilen işbu notaların bugün imza edilen muahedenin cüz'ü mütemmimini teşkil ettiği takarrür etmiştir.

Dr. T. Rüştü 



 
Sep
13
    

 

http://www.sgk.gov.tr/sgkshared/sgktanitimfilm/videoPlayer.html

 

 sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

 sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

 sosyalgüvenlik 2008 tanıtım filmi 1 ekim başlıyor

 



 
Sep
13
    
ahmedmelek | 13 Eylül 2008 16:59 | 0 fav | etiket:  

 

Şıracı-bozacı tezgahı bozuluyor.

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AKP Beyoğlu İlçe Kongresi'nde konuşma yaptı.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul'un ''küçük bir Türkiye'' olduğunu belirterek, ''Türkiye'nin mutlu ve müreffeh yarınlara doğru gittiği yolculukta İstanbul'un nabzına bakarak Türkiye'nin hissiyatının ne olduğunu anlayabilirsiniz'' dedi.

*FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ...

Erdoğan, AK Parti Beyoğlu İlçe Teşkilatı'nın Cemal Kamacı Spor Kompleksi'nde düzenlenen kongresinde yaptığı konuşmada, Beyoğlu'nun, İstanbul'un hem geçmişi hem bugünüyle sembol ilçelerinden biri olduğunu vurguladı.

Burada doğup büyüdüğünü anımsatan Erdoğan, ''Semt olarak buraların bostanlık olduğu günleri bilen birisi olarak ayrı haz duyuyorum. Buralarda tek ev olmadığını bilen birisi olarak ayrı heyecan duyuyorum. Nereden nereye geldik? Şimdi böyle bir mekanda bir arada yarınların aydınlık Türkiyesine yürüyoruz, hayırlı olsun'' diye konuştu.

Bu muhabbet, heyecan ve sevginin eksilmeden devam etmesini temenni eden Erdoğan, millete layık olmaktan, milletin rızası ve duasını almaktan daha büyük bir mutluluk olmadığını söyledi.

Başbakan Erdoğan, kültürel hayatın önemli kavşak noktalarından Beyoğlu'nun, çağın gerektirdiği birikimi bütün boyutlarıyla gerçekleştirme yolunda emin adımlarla ilerlediğini ifade ederek, şöyle konuştu:

''İstanbul, küçük bir Türkiyedir. Türkiye'nin aynasıdır. Türkiye'nin mutlu ve müreffeh yarınlara doğru gittiği yolculukta İstanbul'un nabzına bakarak Türkiye'nin hissiyatının ne olduğunu anlayabilirsiniz. Çünkü İstanbul, biraz Trabzon, biraz Sivas, biraz Malatya, biraz Çankırı, biraz Giresun, biraz Mardin, biraz Denizli, biraz Kastamonu'dur. Her şey var İstanbul'da. İstanbul, aynı zamanda Ankara'dır, İzmir'dir, Adana'dır, Gaziantep'tir, Kahramanmaraş'tır, Şanlıurfa'dır. İstanbul'un dinamizmi, Türkiye'nin kalkınma heyecanını yansıtıyor. Dolayısıyla İstanbul'un yakaladığı dönüşüm ivmesini, Anadolu'nun her şehrinde esmekte olan değişim rüzgarının bir habercisi sayabiliriz.''

TOPYEKUN MÜCADELE

Erdoğan, bu sözlerle İstanbul'un ya da Anadolu'nun bütün sorunlarının çözüldüğünü, dertlerinin bittiğini ifade etmiş olmadıklarını belirterek, ''Bunu söylemekle bugün İstanbul'un gözlenmekte olan sorunlarını çözme iradesinin, atılım ruhunun, gelecek inancının Türkiye'nin tamamında aynıyla bulunduğuna, yaşandığına işaret ediyorum'' dedi.

Türkiye'nin 3 Kasım 2002'den bu yana bir yandan dağ gibi birikmiş dertlerine derman ararken bir yandan da kayıp yıllarını telafi etmenin, geleceğini adım adım inşa etmenin mücadelesini verdiğini anlatan Erdoğan, bu mücadeleyi hükümetle birlikte 70 milyonu aşkın insanın da büyük bir özveriyle verdiğini söyledi.

Bu topyekun mücadelenin bu sinerjinin sonucu olarak bugün Türkiye'nin yeniden umut ülkesi haline geldiğini, insanların geleceğe umutla bakmaya, hayal kurmaya ve ülkenin yarınları için heyecan duymaya başladığını kaydeden Erdoğan, sıkıntılar tümüyle ortadan kalkmasa da yapılacak daha çok iş olsa da bu ülkenin uzun yıllar sonra milletin beklentileri doğrultusunda rotaya girdiğini ve bunun Türkiye'yi aydınlık yarınlara taşıyacağına kalpten inandıklarını ifade etti.

''O güzel geleceğin ilk işaretlerine her gün, her anlamda şahit oluyoruz'' diyen Erdoğan, Türkiye'nin 6 yıldan kısa zamanda aldığı mesafelere bakıp milletle gururlandıklarını kaydetti.

''BU ÜLKENİN AK PARTİ DÖNEMİNDE NEREDEN NEREYE GELDİĞİ APAÇIK ORTADA''

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Türkiye'nin yıllar yılı içine düştüğü çözümsüzlük dönemlerinde doğrudan rolü ve payı bulunan zihniyet, bugün medya gücünü de belli ölçüde yanına alarak siyasi bozgunculuk peşinde koşuyor'' dedi.

Erdoğan, AK Parti Beyoğlu İlçe Teşkilatı'nın Cemal Kamacı Spor Kompleksi'nde düzenlenen kongresinde yaptığı konuşmada, ''Türkiye'nin AK Parti döneminde nereden nereye geldiği apaçık ortadayken bu atılımın tezahürleri her alanda açık ve net görünürken maalesef bu gerçeği ısrarla örtmek isteyenler var'' ifadesine yer verdi.

Milletle aynı yöne bakmayanların, milletin hissiyatına ortak olmasını, milletin umutlarını ve heyecanlarını paylaşmasını beklememek gerektiğini ifade eden Erdoğan, ''Türkiye'nin yıllar yılı içine düştüğü çözümsüzlük dönemlerinde, istikrarsızlık dönemlerinde doğrudan rolü ve payı bulunan bu zihniyet, bugün medya gücünü de belli ölçüde yanına alarak siyasi bozgunculuk peşinde koşuyor'' diye konuştu.

Başbakan Erdoğan, geçen hafta sonu İstanbul'da partisinin Bayrampaşa İlçe Teşkilatı Kongresi'nde ''Aydın Doğan medyası''nın yayınlarıyla ilgili bazı gerçekleri açıkladığını anımsatarak, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Bazı sorular sordum. Dedim ki; 'Size bir hafta süre. Haftaya yine bir kongredeyim. İstanbul'dayım. Bu soruların cevaplarını çıkın açıklayın. Siz açıklamazsanız ben açıklarım'... O gün geldi. Şimdi son 5 gündür yazılıp çizilenleri birlikte değerlendirelim. Bazı taşları yerli yerine oturtmak için bu değerlendirmenin önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü 16,5 milyon insanın oyunu almış bir siyasi partiyiz, sadece oy verme hakkı olanları konuşuyorum.''

Erdoğan, ''yolsuzluk'', ''yoksulluk'' ve ''yasaklar'' diye tanımladığı ''3Y''yi yok etme mücadelesi vererek buralara geldiklerini söyledi.

''HORTUMLAR KESİLİNCE RAHATSIZLIK BAŞLADI''

Seçim sonuçlarına bakıldığında AK Parti'nin devamlı büyüyen bir parti olduğunu belirten Erdoğan, şunları kaydetti:'

''Acaba bu rahatsızlık niye, neden? Tabii ki 'hortumlar kesilecek' dedik, hortumlar kesildi. Hortumlar kesilince rahatsızlık başladı. Çünkü geçim kaynakları orasıydı. Oradan geçiniyorlardı ve bu hortumlar kesildiği andan itibaren de artık gidiş başladı. O alışkanlıkla büyüme yok artık. Bu bunları ciddi manada rahatsız etmeye başladı. Siyasetçilerde bile bunların uzantıları vardı. Bu uzantılarda bunlarla dayanışma içinde 'acaba biz de buradan ne kaparız veya kapabiliriz' bunun hesabı içine girdiler. Oradan hiçbir şey kapamazsın. Çünkü millet neyin ne olduğunu çok iyi biliyor.

Aydın Doğan medyası, müflis tüccarın eski defterleri karıştırması gibi defterleri karıştırmak suretiyle 'acaba ben AK Parti'yi nereden vururum' gayreti içinde koşturup dururken evet Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı AK Parti'nin Genel Başkanı da 'Elmadağ rampalarında acaba 10 yıllardır yapılamayan bu yolları biz nasıl duble yollar olarak yapar da Ankara-Samsun arasını açarız' bunun koşturmasını yapıyoruz. Farkımız bu.''

''DEDİKODU İLE MEŞGUL OLAN BİZ DEĞİLİZ''

Başbakan Erdoğan, bir akşam Erzurum'da, bir akşam Gaziantep'te, bir akşam Bitlis'te koşturduğunu ifade ederek, ''Çünkü Türkiye'yi Atatürk'ün ifade ettiği muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracağız. Dedikodu ile meşgul olan biz değiliz, sizsiniz Bay Doğan grubu'' diye konuştu. Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Bugün de bir tanesi çıkmış akıl veriyor. Yerin altındaki deneyleri takip ediyor muyuz, etmiyor muyuz? İşaretlerle bunları takip etmemize gerek yok. En az sizin takip ettiğiniz kadar. Ama biz şunu da biliyoruz, evet eğer Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını takip etmiş olsaydınız, bir gün daha bu göreve geldiğimizde milletvekili arkadaşlarımla yaptığım ilk konuşmada, 'bu makamlar, mevkiler gelip geçicidir' demiştim.

'Hepimiz öleceğiz' demiştim. 'Ve bizleri bir gün şu toprağın altına koyacaklar, yanımızda da çok fazla durmayacaklar' demiştim. 'Benim boyum 1,85 falan. Belki 2-2,5 metrelik bir çukur, ama küçük olanlarınki daha küçük olacak. Bu tevazu içinde olun' demiştim. Biz gidici olduğumuzu biliyoruz bay köşe yazarı, sen durumunu düşün. Çok geç kaldın. 'Günaydın' diyorum 'günaydın'... Kaldı ki biz bunu Başbakan olunca hatırlamadık. Çok daha önceden bunu biliyorduk. Demek ki sen çok geç kalmışsın. Yerin altında biz gelenleri mi bekleyeceksin? Neyse geç de olsa yine uyandın. Hayırlı olsun.''

''GAZETELER, MEDYA PATRONLARI HEM HAKİM HEM SAVCI YERİNE GEÇTİKLERİNDE YARGISIZ İNFAZLAR ORTAYA ÇIKAR''

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Gazeteler, medya patronları hem hakim hem savcı yerine geçtiklerinde, mahkemelerden rol çaldıklarında kişilik hakları çok ağır yara alır. Yargısız infazlar ortaya çıkar'' dedi.

Erdoğan, partisinin Beyoğlu İlçe Teşkilatı Kongresi'nde yaptığı konuşmada, ''hiç kimsenin sapla samanı birbirine karıştırmaması'' gerektiğini söyledi.

Kendi açılarından meselenin, Almanya'da görülmekte olan bir davanın konusu olmadığını anlatan Erdoğan, geçen hafta Bayrampaşa'da da söylediği gibi bu dava sonucunda mahkemenin, iddianamede yer alan hangi iddiaların doğru, hangilerinin yanlış olduğuna karar vereceğini belirtti.

Hiçbir zaman yanlışın ve yanlış yapanın yanında yer almadıklarını, bundan sonra da almayacaklarını vurgulayan Erdoğan, ''Halkımız hiçbir zaman bizi bu tür suistimaller içinde görmedi, bundan sonra da görmeyecektir. Bunu da hatırlatmak isterim'' diye konuştu.

Erdoğan, yanlış yapanların cezasını çekeceğini, bedelini ödeyeceğini ifade ederek, dava sonucunda Türkiye'yi ilgilendiren bir boyutun ortaya çıkması halinde idari yönden gerekeni yapacaklarını kaydetti.

-''BU KARARLARIN VERİLECEĞİ YER MAHKEMELER OLMALI''-

İnsani yardım amacıyla toplanan paralarla ilgili hesaplarda usulsüzlük yapıldığı iddialarının kendileri için çok ciddi iddialar olduğunu vurgulayan Erdoğan, mahkemede kanıtlanması durumunda bunun sorumlularının hak ettikleri cezayı mutlaka almaları gerektiğini bildirdi. Başbakan Erdoğan, ''Ancak bu kararların verileceği yer mahkemeler olmalıdır, yoksa gazete sayfaları değil'' dedi.

İçişleri Bakanlığının, Türkiye'deki Deniz Feneri Derneğinin hesap ve faaliyetlerini düzenli olarak izlediğini, son olarak 3-3,5 ay süreyle denetlediğini anlatan Erdoğan, yapılan son denetimlerde bu hesapların incelendiğini, denetim mekanizmasını bundan sonra da hassasiyetle çalıştırmaya devam edeceklerini söyledi. Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Gazeteler, medya patronları hem hakim hem savcı yerine geçtiklerinde, mahkemelerden rol çaldıklarında kişilik hakları çok ağır yara alır. Yargısız infazlar ortaya çıkar. Bunu ben partim ve hükümetim, bütün milletimizin gözü önünde yaşadık. Böyle bir saldırı kampanyasına hedef olduk. Zaten daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan iki iftiraya muhatap olduk. Doğruluğu kanıtlanmamış tek taraflı iddialarla kişilik haklarıma saldırıldı.

Hürriyet, Milliyet, Vatan, Radikal ve Posta gibi Aydın Doğan'ın 5 gazetesi ile Star, Kanal D ve CNN Türk gibi 3 televizyon topyekun bir iftira kampanyası yürüttüler. Sonra partimizi ve hükümetimizi de bu kampanyaların hedefi haline getirdiler. Şimdi ben bunu söyleyince diyecekler ki 'Bizi hedef gösterdi'. Sen benim partimi hedef gösteriyorsun, beni hedef gösterme kampanyasını yürütüyorsun. Ben seni söyleyince, 'beni hedef gösterdi' diyorsun. Yok öyle yağma, yerini bileceksin. Geçen hafta sonu Sayın Doğan'a çağrı yaptım 'Ya çık bu iftiraları kanıtla ya da neden iftira kampanyası başlattığını açıkla' dedim. Ben derdini biliyorum, ama sen çık açıkla. 'Açıklamazsan ben açıklarım' dedim. Peki ne oldu? Bu iftiraları ispatlayabildi mi? hayır... Tam aksine her iki iftirasının da yalan ve iftira olduğu ortaya çıktı.

Alman Mahkemesine baskı yaptığımı, bizzat iddianameyi hazırlayan Alman Savcısı yalanladı. Yardım için toplanan paraların bana elden verildiği iddiasının da iftira olduğu kanıtlandı. Tek taraflı iddialarla ülkenin başbakanına, başbakanlık makamına böyle ağır bir iftira atılır mı? soruyorum size. Kimsenin buna haddi de hakkı da yoktur. Bana elden herhangi bir paranın verilmesi asla söz konusu olmadığı gibi Başbakanlığın resmi yardım hesabına yatırılan parayı da paranın sahibini de ben ne görürüm ne tanırım.''

''PARA MAĞDURLARA ULAŞTIRILDI''

Tsunami sonrası bu kampanya başlatıldığında gelen her kuruşun Kızılay aracılığıyla Açe'ye gittiğini ve yatırımları da Kızılay'ın yaptığını ifade eden Erdoğan, teslim edilen paranın toplam 21 milyon dolar dolayında olduğunu kaydetti. Erdoğan, bunların hepsinin kayıtlarda bulunduğunu, bu paranın mağdurlara ulaştırıldığını, konutlar, okullar ve ibadethaneler yaptırıldığını söyledi.

Sadece Açe değil, Sri Lanka'ya da yardım yapıldığını, Müslüman-Budist ayrımı yapılmaksızın herkese bu yardımların gittiğini vurgulayan Erdoğan, şunları kaydetti:

''Şimdi soruyorum sizlere. Aydın Doğan medyasında bu gerçeklerin yer aldığını gördünüz mü? Ben söyleyeyim, hayır. 5 gün bekledim düzeltirler diye. Ama düzelttiler mi? Hayır. Yalan ve iftiraya devam ettiler. Dedim ya bazı istisnaları bir kenara koyalım, maaşlı silahşörleri var. Benim öyle maaşlı silahşörlerim yok, köşe yazarı olarak. Bunlar da çok rahatsız olmuş beyefendiler. Niye rahatsız oluyorsunuz? Ben sizden zaten bugüne kadar methüsena beklemedim. Ve bizler bu iktidara Doğan Grubunun destekleriyle gelmedik, halkın desteğiyle geldik, farkımız bu. Aydın Doğan'ı, eğer ispatlayamazsa bu iftira kampanyasını niye açtığını çıkıp açıklamaya davet etmiştim. Kendi kanalında çıkmış bana cevap veriyor.

Dedik ya şıracı bozacı meselesi. Tutuşturmuşlar eline soruları, o ona cevap veriyor. Ve enteresandır, kendi adamları bile 'ya patronun verdiği cevaplar da pek bizi tatmin etmedi' diyor. Ama tabii bunu diyenler gene kendi köşelerinde sipariş üzerine yazılarını yazmaya devam ediyor. O ayrı mesele. Yerin kulağı var. Her şeyi duyuyoruz. Ama bütün bunlara rağmen yine birileri bir şeyler yazmaya devam ediyorlar, edecekler. Ama şunu bilmelerini istiyorum. Yerin kulağı var. Yeri geldikçe de birçok şeyler yine açıklanacak.''

"KUSURA BAKMAYIN, BİZİM MEZHEBİMİZ BÖYLE GENİŞ DEĞİL "


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Bir de derler ki 'milletvekillerinin dokunulmazlığı var.' Böyle dokunulmazlık, böyle özgürlük nerede görülmüş? Kime nasip olmuş? Bunlar her istediğini yazacak, kimse sana cevap veremeyecek. Böyle tek taraflı özgürlük mü olur? Böyle bağımsız ve tarafsız gazetecilik mi olur?'' dedi.
Erdoğan, AK Parti Beyoğlu İlçe Teşkilatı'nın Cemal Kamacı Spor Kompleksi'nde düzenlenen kongresinde yaptığı konuşmada, ''Aydın Doğan'a ait medya grubunun yalan ve iftiralara devam ettiğini'' savunarak, ''Biz cevap hakkına saygı istiyoruz. Bizim iftiralara cevaplarımızı yayınladılar mı? Yok. Hayır onu da yapmadılar. Tek yanlı karalamaya devam ettiler. Ne dediler? 'Biz bağımsız ve tarafsız bir medyayız' dediler. 'Basın özgürdür. Yalan ya da doğru fark etmez. İstediğimizi yazarız, istemediğimizi yazmayız' dediler'' diye konuştu.
Bugün de Doğan Medya Grubu'nun üyesi olduğu uluslararası bir basın kuruluşunun kendisine ültimatom çektiğini belirterek, şunları söyledi:
''Kimsin sen de ültimatom çekiyorsun? Ne ültimatomu? Kendi oluşturmuş oldukları, kimsenin benim ülkemde kabul dahi etmedikleri bir uluslararası basın konseyi. Kibarlığımız sebebiyle daha önce burada yaptıkları toplantılarına biz de katılmıştık, ama daha sonra baktık ki bu bir şirkete çalışıyor. Sadece Doğan Grubu ile alakası var. Baktık ki başka hiçbir gazete, yayın organı gelmiyor. Ondan sonra da gitmedik. Şimdi orası bize böyle bir ültimatom çekiyormuş ve ültimatom ile diyormuş, 'Başbakan medyaya olan ültimatomunu geri çeksin'... Ben ne konuşuyorum. Konuştuğuma bak ve konuştuğumu iyi izle ve konuştuğumu izleyerek de bize siyaseti susturmak isteyenlere biz gereken cevabı veriyoruz. Bundan sen de nasibini al.''

Başbakan Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Bir de derler ki milletvekillerinin dokunulmazlığı var. Böyle dokunulmazlık, böyle özgürlük nerede görülmüş? Kime nasip olmuş? Bunlar her istediğini yazacak, kimse sana cevap veremeyecek. Böyle tek taraflı özgürlük mü olur? Böyle bağımsız ve tarafsız gazetecilik mi olur? 'Gel bunu kapatalım, biz susalım, sen de bu meseleyi kapat' diye yazdılar. Böyle kirli pazarlık olmaz. Yok öyle yağma... Açık söylüyorum. Kusura bakmayın. Bizim mezhebimiz böyle geniş değil. Karnımız da sizinki kadar geniş değil. Böyle iftirayı sineye çekemeyiz. Yolsuzluğun, usulsüzlüğün, insani duyguların istismarının yalanı bile bize ağır gelir. Bulursanız yanlışı deliliyle belgesiyle ispatlayarak ortaya koyacaksınız. O zaman biz de gereğini yaparız. 5 gün bekledim. Gerçekten samimi olsaydınız, cevap hakkına saygı gösterirdiniz. Samimi olsaydınız gerçekler ortaya çıktığında iftiralarınızı düzeltirdiniz. Kaldı ki gerçekleri araştırıp ortaya çıkarmak, doğruları yazmak da sizin asli göreviniz. Bunu yapmak yerine tek taraflı iftiralarla medya terörü estirmeye devam ettiniz. Kusura bakmayın bizi başkalarıyla da karıştırmayın. Öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak değiliz. Geçti o günler. Madem yayıncısınız, cevap hakkının kutsal olduğunu, mahkemelerde bile savunmasız yargılanmanın yapılamayacağını biliyor olmanız gerekmez miydi? Bir iddia muhatabına sorulmadan gazete sayfasına taşınır mı? Böyle basın özgürlüğü olur mu? Bizim haklarımız ne olacak? Tek yanlı yayınlarla mağdur ettiğiniz insanların hiç hakkı yok mu?''

GAZİANTEP BELEDİYE BAŞKANI'NA YÖNELİK SUÇLAMALAR

Başbakan Erdoğan, Doğan Grubu'nun Gaziantep Belediye Başkanı'nı da günlerce yolsuzlukla, usulsüzlükle suçladığını, bu suçlamalara başkanın verdiği yanıtların da yayımlanmadığını kaydetti.

Konuyu bizzat incelediğini ifade eden Erdoğan, şunları söyledi:

''Asım Güzelbey'e yaptığınız haksızlığı kim nasıl telafi edecek? Ayıptır. Yazıktır bu ülkeye. O Gaziantep Belediyesi ki aylık devletten kendisine giden bellidir. Kendisinin meydana getirdiği kaynaklar bellidir. İnsan kalkar bir araştırır. Acaba 4,5 sene önce Asım Güzelbey nasıl bir Gaziantep aldı, bugün nasıl bir Gaziantep var? Bu yapılanlar herhalde bedava yapılmadı. Bunun için bir kaynak olması gerekiyor. Bu kaynakları bu belediye başkanı nereden acaba üretti? Bunu hiç araştırdın mı? 4,5 sene önce bir kasaba görüntüsünde olan Gaziantep, şu anda çağdaş, modern bir şehir haline geldi. Bir tane köprülü katlı kavşağı olmayan Gaziantep, bugün 9 tane katlı köprülü kavşağa sahip. Havaalanından şehre kadar devasa bir bulvar. İnsaf... İnsan bunları görür de der ki ya bunun hakkında böyle bir iftira kampanyasını başlatmak hakikaten büyük bir haksızlık olur. Peki şimdi Asım Güzelbey'in hakkını kim iade edecek? Belediyeler imarsız olan yerlere yeri gelir imar verirler. Ama bunu verirken de der ki 'bu yasaldır'. Yasal olarak yüzde 60'a kadar okul ve yeşil alan için oradan alanları kendine ayırır ve yüzde 40'ını imara açar. Bunlar her belediyenin yapmış olduğu yasal hakkıdır. Ama bu beyler kalkıp da bir sorsaydılar, görüşseydiler, kendilerinden bilgi alsaydılar o zaman bu yanlışın içine düşmeyeceklerdi. Ancak dert başka. Kimbilir orada da ileriye doğru hangi hesap var?''

Erdoğan, orada ismi verilen kişinin partisiyle uzaktan yakından alakasının bulunmadığını, İskenderunlu olan o kişinin ''Gaziantepli'' ve ''AK Partili'' diye yazıldığını kaydetti.
''Yazıklar olsun size. Bu nasıl bir anlayış? Bırak onu. Velev ki benim partimin üyesi olsun. Benim partimin üyesi olup da bu tür yanlışı yapabilecek olanlar çıkmaz mı? Çıkabilir. Çıktığı takdirde ona karşı ne uyguladığımız veya ne uygulayacağız önemli. Olaya böyle bakacağız. Torna kalıbından çıkmıyoruz. Hepimiz insanız'' diyen Erdoğan, hata ve yanlışların olabileceğini, ancak bunların araştırılıp karşı tarafa sorulduktan sonra yazılması gerektiğini bildirdi.

''BELEDİYE BAŞKANIMLA GÖRÜŞTÜ GEREKLİ CEVABI ALDI''

Erdoğan, cevap hakkının basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğunun hala anlaşılmadığının görüldüğünü ifade ederek, şöyle konuştu:
''Aydın Doğan'dan maaş alan kalemşörlere de bir çift sözüm var. Ama istisnalarını yine bir kenara koyuyorum. Onların hakkını da teslim etmemiz lazım. Tarafsız ve bağımsız olmak demek, patronunuzun çıkarlarından da bağımsız olmak demektir. Siz bağımsız olsaydınız, patronunuz hakkında yayımlanan kağıt kaçakçılığı iddialarını da yazılarınızda sorgulamanız gerekmez miydi? Yoksa bu iddialar haber değeri taşımıyor muydu? Hilton Oteli'ne imar rantı talebi de mi haber değeri taşımıyor? Otelin kendine değil, önündeki yeşil alana rezidans talebi. Buna genel başkanınız, başbakanınız müsaade etmediği için bu yaygaralar başladı. Diyorlar ki 'mahkemeye verseydin'. Ben müsaade etmedim ki neyi vereceğim mahkemeye? Saçmalığa bak. Ben müsaade etmedim. Belediye başkanımı da aradım. 'Bak dedim seni de arayabilirler. Sakın ha. Böyle bir yanlışın içine düşme.' Ve geçen hafta da konuştuğumuz gibi nitekim de aradı 'Gideyim mi' dedi. 'Git bakalım, sana ne diyecek' dedim. Ve görüştüler, ettiler gerekli cevabı aldı zaten. Oradan da baktı kapı kapalı. Bu mekanizmayı böyle çalıştırdılar. Köşeye sıkıştırdılar. Geçmişte siyasiler böyle yaptı. Köşeye sıkışınca, 'siyasi açık var.' Çünkü 'ne istiyorsun' dedi. 'Bana dedi şurayı ver', 'Verdim gitti' dedi. Böyle çalıştılar. Ama şimdi biz 'verdim gitti' demiyoruz. Niye, 'tüyü bitmemiş yetimin hakkı var' diyoruz.''

''TÜRKİYE'DE BAĞIMSIZ GAZETE VE TELEVİZYONLAR VAR''

Erdoğan, Türkiye'de ''Doğan Grubu'nun kontrol edemediği, sindiremediği bağımsız gazete ve televizyonların bulunduğunu ve milletin gerçekleri onlardan öğrendiğini'' kaydetti konuşmasını şöyle sürdürdü:
''Şimdi sindiremedikleri medya gruplarının da adını değiştirdiler. 'Yandaş medya' diyorlar. AK Parti'nin yandaş medyasıymış bunlar. Onların içerisinden de zaman zaman bizim çok çok aleyhimize konuşanlar var. Bu konularla ilgili onlarla da çelişkilerimizin, çatışmalarımızın olduğu günler oldu. Bu arada yine olacak. Ama bazılarını sineye çekiyoruz. O da olacak. Çünkü maalesef bazı yanlışlara yataklık etmeyi adet haline getirenler de var. Hukukta bu, suça yataklık etmektir. Ama ne yazık ki Türkiye'de bütün iftiralara tahammül etmesi gereken birinci derecede merci başbakandır veya cumhurbaşkanıdır. Bu ara cumhurbaşkanımızın şahsına, bakan arkadaşlarıma yapılan hakaretleri, iftiraları okuyorsunuz, duyuyorsunuz. Ama biz 'ya sabır' çekiyoruz. Allah'tan özgür bir medya var da kurduğunuz şıracı-bozacı tezgahı bozuluyor.''

BÜTÜN VATANDAŞLARIMIZ GİBİ EŞİT MUAMELE GÖRECEĞİNİZDEN ŞÜPHE DUYMAYIN

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Bundan sonraki süreçte yayıncı kimliğinizi kullanarak iş adamı şapkanızla yürüttüğünüz diğer işlerinizde imtiyaz talep etmeyeceğinizi umuyor, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bütün vatandaşlarımız gibi eşit muamele göreceğinizden şüphe duymamanızı özellikle vurgulamak istiyorum'' dedi.

Partisinin Beyoğlu İlçe Teşkilatı Kongresinde konuşan Erdoğan, arkadaşlarının, Aydın Doğan'ın gazetelerinde yayınlanmayan haberlerden örnekler verdiklerini söyledi. Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:

''İçi boş bir basın özgürlüğü nakaratına takılıp kalan ezberinize bir katkıda daha bulunayım. 'Çıkar çatışması' diye bir kavram var. Herhalde duymuşsunuzdur. Mahkemelerde çıkar hesabı ortaya çıkanların şahitliğine bile şüpheyle bakılır. Siz çıkarlarınızın çeliştiği kişi ve kurumlar aleyhine doğruluğu kanıtlanmayan haberler yapacaksınız, buna da basın özgürlüğü diyeceksiniz. RTÜK ile çıkar çelişkiniz olacak, RTÜK Başkanı'nı hedef alacaksınız. Sermaye Piyasası Kurulu'nda olacak, Sermaye Piyasası Kurulu'na vuracaksınız. Belediyede işiniz olacak, belediye başkanına saldıracaksınız. Hükümetle çıkar çatışmanız olacak, hükümet aleyhine kampanya başlatacaksınız. Buna da 'dürüst habercilik' diyeceksiniz. Biz de yürüttüğünüz iftira kampanyalarının masum olduğuna inanacağız. Öyle mi? Bırakın tek taraflı kanıtlanmamış iddialarınızı, çıkarlarınızın söz konusu olduğu kişi ve kurumlar hakkında sizin şahitliğiniz bile kabul edilemez.''

''ÖNCE CEVAP HAKKINA SAYGI GÖSTERİN''

Başbakan Erdoğan, basının özgür olduğunu, ama yasaların ötesinde basının da dahil olduğu ahlak kuralları bulunduğunu ifade etti. Erdoğan, şöyle devam etti:

''Yok diyebilir misiniz? Bu kuralları ihlal ettiğinizi, kural tanımaz bir tavırla siyasetçiden bürokrata, hatta rakip medya kuruluşlarına kadar çıkarlarınıza engel olan herkesi elinizdeki medya gücüyle sindirmeye çalıştığınızı inkar etseniz bile buna kim inanır? Yaptıklarınız ortada... 5 gazetenizde, 3 televizyonunuzda, evet şimdi çıktı, 11 tane de ayrıca biliyorsunuz uydudan yayın yapıyor. 11... Dünyada bilmiyorum böyle biri var mı ya? Farklı ülkelerde olduğunu biliyorum da değişik değişik ülkelerde. Aynı ülkede bu kadar televizyon yayını. Bütün bu yaptığınız yayınlar, yargısız infazlar ortada. Bunları nasıl saklayacaksınız? Önce bu çıkar çelişkisinden kurtulun. Sonra dürüst habercilik yaptığınıza biz de inanalım, millet de inansın. Önce cevap hakkına saygı gösterin. Hangi puntolarla bir haberi atıyorsun, aynı puntolarla onun doğrusunu yazdığın gün sana inanırım. Onu bir köşeye sıkıştırmak suretiyle vermek bile kabul değil.

Şimdi soruyorum. Önce sayfalarınızda göremediğimiz parlamentoda, meclis bütçe müzakerelerinde konuştuğum, Sayın Deniz Baykal'ın Antalya'da imar rantı sağlanan tarlasını, gizlediği mal varlığını, CHP'nin hesaplarında gerek eşinin, gerekse kendisine ait olan mal beyanını sayfalarınızda yayınladınız mı? Var mı? Tayyip Erdoğan gönderdi mi? Gönderdi. Yayınlandı mı sayfalarında? Yayınlandı. Hangisi muteber? Yine Baykal muteber öyle mi? Benimki şeffaf, açık duruyor.

Hakkınızdaki kağıt kaçakçılığı iddiası. SPK sizin savunmanızı istemiş, bak gazetelerde de çıktı. Aydın Doğan'ın kamuda takip ettiği işleri yazın, o zaman gerçekten bağımsız olduğunuza inanalım. Baykal, sizin tabela şirketleri kurduğunuz iddiasının peşine düşsün, o zaman onun da basın özgürlüğünü savunduğunu kabul edelim. Hala ne sizden tek satır, ne ondan tek söz. Bu konularda görmedim, duymadım. Nasıl inanalım size? Birbirinizin avukatlığını yaptığınızı açık açık söylüyor zaten. Şıracı ve bozacı gibi birbirinize şahitlik yapmayı bırakın da aranızda nasıl bir gizli ittifak var, onu açıklayın. Bu sadece ideolojik yandaşlık mı? Yoksa birbirinizi koruyup kollamaya dayanan bir çıkar ilişkisi mi? Onu anlatın bize.''

''GEREĞİNİ YAPTIĞIM İÇİN DEĞİL Mİ BU İFTİRALAR''

Başbakan Erdoğan, arkadaşlarının sorduğunu, ancak hala cevap verilmediğini ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Hafta başı, hafta ortası, hafta sonu. Aylar önce SPK Başkanını Aydın Doğan'ın bir yazarı Vatan Gazetesi için tehdit etti mi? Şantaj yaptınız mı, yapmadınız mı? Aydın Doğan diyor ki; 'Madem elinde bir şey var, niye gereğini yapmadın. Bu suç değil mi?' Diyorum ya biz müsaade etmedik ki. SPK özgür. O zaten kendisi yolunda devam ediyor, o gereğini yapar merak etme. Soruyorum. Gereğini ben yapmamış olsaydım, bugün hakkımda bu iftira kampanyalarını yapıyor olur muydun? Zaten gereğini yaptığım için değil mi bütün bu iftiralar, bütün bu saldırılar.

Eğer haksız taleplerini karşılıyor olsaydım, bugün bunları konuşuyor olur muyduk? O zaman çok dost olacağız. Zaten güzel oturup dertleşecektik, konuşacaktık. Bizden hiçbir haksız talebine bundan sonra da olumlu bir cevap alamayacaksın sayın Doğan. Bunu böyle bilesin. Biz milletimizin emanetine ihanet etmedik. Bundan sonra da asla ihanet etmeyeceğiz. Hesabını ona göre yap. Bedeli neyse biz ödemeye hazırız. Kimden gelirse gelsin her türlü medya terörü ile çıkar tetikçileri ile hukuk içinde sonuna kadar mücadeleye devam edeceğiz.

Aydın Doğan medyası her istediğini yazar. İstemediğini de hiç yazmaz deyip geçecek miyiz? Bunu basın özgürlüğü mü kabul edeceğiz? Böyle bir medya diktatörlüğüne teslim mi olacağız? Kendi kağıdının kaçak olup olmadığını sorgulayamayan bir medya özgür olabilir mi? Tarafsız ve bağımsız olabilir mi? O medya patronunun çıkarları için tetikçilik yapmaktan kaçınabilir mi?''

DOĞAN'IN MEKTUPLARINA CEVAP

Başbakan Erdoğan, Aydın Doğan'ın geçmişte memleketin idaresinde bulunanlarla mahrem görüşme ve yazışmalarını, daha sonra sahibi olduğu gazetelerde kendi zaviyesinden tek taraflı olarak tefrika halinde yayınladığının bilindiğini belirtti.
Aydın Doğan'dan 5 gündür cevap beklediğini dile getiren Erdoğan, şunları kaydetti:

''Her ne kadar şahsıma gönderilen mektupları açıklamak adetim olmasa da 5 gündür Aydın Doğan'dan cevap bekledim. Kendisi çıkıp açıklamadığı için ben söylemek durumundayım. Mektuplarında iş adamı ve yayıncı olmak üzere iki ayrı şapkası olduğunu yazıyor. İş adamı şapkasıyla, başbakan olarak benden talep ve beklentilerini iletiyor. Ama öyle anlaşılıyor ki aksini söylese de bu şapkaları birbirine karıştırıyor. Eğer kabul ederse, bu da benim gönderdiği mektuplara milletimizin huzurunda verdiğim cevap olsun.

Şimdi bu tabi kayıtlara giriyor. Televizyonlarda şu anda izleniyor. Sayın Aydın Doğan, medyada çok sesliliği, demokrasimizin derinleşmesi bakımından hayati derecede önemli bulduğumu sizlerin de bilmesi lazım. Grubunuz örneklerini verdiğiniz yayıncılıkta, iş adamı ve yayıncı şapkalarınızı zaman zaman olduğu gibi karıştırmamanız kaydıyla bu çok seslilik içerisinde yerini almalıdır.

Ancak medya grubunuzun muhalefete yakınlığının ifade edilmesinden neden rahatsızlık duyduğunuzu anlamakta güçlük çekiyorum. Aynı şekilde siyasetçilerin eleştiri ve muhalefete açık olması gerektiğini her fırsatta söyleyenlerin, kendilerine yönelik eleştiri ya da cevap hakkı söz konusu olduğunda neden tahammülsüzlük gösterdiklerini hayretle karşılıyorum.
Demokrasilerde çok sesliliği medya lehine tek yönlü buyurganlık ya da dokunulmazlık hakkı olarak değerlendirdiğinizi görüyorum. Bunun vahim bir yanılgı olduğu açıktır. Demokrasilerde konuşma, eleştirme ve cevap verme hakkının siyasetçilere de tanındığını bilmenizi isterim.

Size tavsiyem, demokratik bir tavırla medyanın eleştirmek kadar eleştirilmesini de doğal karşılamanızdır. Bundan sonraki süreçte yayıncı kimliğinizi kullanarak iş adamı şapkanızla yürüttüğünüz diğer işlerinizde imtiyaz talep etmeyeceğinizi umuyor, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bütün vatandaşlarımız gibi eşit muamele göreceğinizden şüphe duymamanızı özellikle vurgulamak istiyorum.

Mektuplarınızda belirttiğiniz yayıncı ve iş adamı şapkalarınızı karıştırmama, bağımsız ve yansız yayıncılık yapma, medya grubunuzda çok sesliliği koruma şeklindeki sözlerinizi bundan sonrası için tarihe karşı taahhütleriniz olarak değerlendiriyorum. Mektuplarınızda yer alan diğer hususların keyfiyeti gerek tarihin kayıtlarında, gerekse milletimizin hafızasında tahkik edileceğinden ayrıca değinmeye ihtiyaç hissetmiyorum.
Cevap olarak şimdilik bununla yetiniyor. Bu bahsi burada kapatıyorum.''

''BİZ ATATÜRK ÜSTÜNDEN GEÇİNENLERDEN DEĞİLİZ''

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Biz, 70 milyonun iktidarıyız. 70 milyon vatan evladına Tayyip Erdoğan aynı mesafededir. Hiç fark yoktur'' dedi.

Erdoğan, partisinin Beyoğlu İlçe Teşkilatı Kongresinde yaptığı konuşmada, 6 yıla yakın bir zamandır Türkiye'yi yönetme sorumluluğunu ve onurunu taşıdıklarını söyledi. Başbakan Erdoğan, bu süre içerisinde Türkiye'nin sürekli büyüme başarısı gösterdiğini, enflasyon ve yüksek faiz gibi kronik problemlerine çare bulduğunu belirtti.

Türkiye'nin her alanda inkar edilemeyecek iyileşmeler, atılımlar gösterdiğini, bu önemli kazanımlara rağmen, siyasi varlıklarını Türkiye'nin istikrarsızlığına, krizlerine, kavgalarına, çatışmalarına endeksleyenlerin ise 40 yıllık kötü alışkanlıklarını değiştiremediğini ifade eden Erdoğan, şöyle devam etti:

''Bu güzel gelişmelerle mutlu olmayı bilemediler. Türkiye onların hayallerinin almayacağı büyüklükte kazanımlar elde ederken, onlar aynı kavgacı söylemlerinde, aynı negatif tutumlarında, aynı kara çalma siyasetlerinde ısrar ettiler, inat ettiler. Bugün gelinen noktada sadece bize oy veren insanlarımız değil, oylarını büyük umutlarla bu siyasi adreslere yönlendiren vatandaşlarımız da bu bozguncu siyasi anlayışlardan umudunu tümüyle kesmiştir.

Biz, 70 milyonun iktidarıyız. 70 milyon vatan evladına Tayyip Erdoğan aynı mesafededir. Hiç fark yoktur. Türkiye siyasetinde bir ilk yaşanıyor. İktidar partisi günden güne büyüyüp oyunu artırırken, muhalefet küçülüyor. Nasıl küçülmesin? Vatandaşlarımız, bu 6 senede bu ülkenin derdine derman olacak tek bir çözüm yolunu, tek bir çare arayışını, Türkiye'nin gelişimine katkı sağlayacak tek bir fikir ya da projeyi duymadı bu karşı adreslerden... Yapılanı karalamaktan, başarılanı inkar etmekten, tabiri caizse mızrağı çuvala sokmaya çabalamaktan öte bir gayret içinde olmadılar. Türkiye'nin daha müreffeh bir ülke haline gelmesi için ne yapacaklarını bilmiyoruz. Türkiye'nin dış sorunlarına hangi çözümleri getirecekler bilmiyoruz.

Sanayide, tarımda, üretimde, yatırımda, işsizlikle mücadelede yol haritaları nedir bilmiyoruz. Bu ülkenin şehirlerini, ilçelerini, köylerini daha yüksek standartlara nasıl taşıyacaklar, bölgesel gelir adaletini nasıl sağlayacaklar bilmiyoruz. Programlarına bakarsanız cekli, caklı pek çok vaatleri var. Yok değil. Ama geçmişlerine bakarsanız, ülkenin en ağır sıkıntıları yaşadığı, en büyük krizleri yaşadığı, gün be gün felaketlere sürüklendiği, bu milletin inim inim inlediği o dönemlerle de programlarında yine bolca vaat bulunduğunu görürsünüz.''

CHP ANLAYIŞI...

Erdoğan, ''Bu milletin her ferdi bugünkü CHP anlayışının, bugünkü siyasi kadrolarının bugüne kadar Türkiye'ye ne hayrı dokunduğunu mutlaka kendine soruyor. Bu muhasebeyi mutlaka yapıyor. Buna karşılık AK Parti, kısa siyasi ömrü içinde millete verdiği her sözü yerine getirmiş, milletimizin umutlarını boşa çıkartmamış olmanın gururuyla siyaset sahnesinde yıldızını parlatmaya devam ediyor'' dedi.
Dünyanın her ülkesinde iktidarların seçimden korktuğunu dile getiren Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Bizde muhalefet korkuyor. Çünkü bu milletin yüzüne bakacak halleri yok. Bu millete söyleyecek sözleri yok. AK Parti olarak bizim tek dayanağımız milletimizdir. Başka bir dayanak arayışı içinde de değiliz. AK Parti'yi karalama gayreti içinde olanların sırtlarını nereye dayadıklarını da işte görüyorsunuz. Bu ibretlik oyun milletimizin gözü önünde oynanıyor. Milletin terazisi bu ülke için çalışıp çabalayanla, durmadan laf ve iftira üretenleri en adil biçimde tartacak, hükmünü karara bağlayacaktır. Milletin yargısı ve kararı da yine sandıkta açık seçik ortaya çıkacaktır. Gerçeği milletten gizleme gayretleri beyhudedir. Gerçeği millet gayet iyi bilmektedir.''

İSTANBUL'DAKİ GELİŞMELER

Başbakan Erdoğan, kısa bir süre önce İstanbul'da metrobüsün Avcılar'dan Zincirlikuyu'ya kadar geldiğini anımsatarak, şöyle konuştu:

''Başkanımız sistemi çalıştırdı. Bundan dolayı kendisini tebrik ediyorum. Ama bazı eksikler var. Onlar da bittiği zaman çok daha şık olacak. Haber görüyor musunuz? Var mı bir şey gazetelerde, bir şey görüyor musunuz? Dün akşam böyle takıldım da Başkan'a, haber yapmışlar. Böyle takılmasaydım haber olmayacaktı Başkan, onu bil yani. Onun için ben onu söyledim. Haber olsun diye.
Bakın, air condition'lı. Medeniyetse, medeniyet. CHP'nin belediye başkanlığı yaptığı dönemde Macaristan'dan İkarus marka otobüsler geldi. Ne air condition, ne şu, ne bu. Biz geldik, belediye başkanı oldum. Dedim ki 'Şöyle bir markaya İstanbullu binsin'. İlk defa Mercedes otobüsleri İstanbul'a soktuk. Şimdi, Kadir Başkanımız işi daha ileriye götürdü, buralarda air condition ile çalışan otobüslerimiz şimdi hizmet vermeye başladı. Artık terleme, şu bu olmuyor. Ne bu? Çünkü bizim insanımız buna layık da onun için. Bu inceliği gösteren kim? AK Parti iktidarı. Atatürk, muasır medeniyetler seviyesine çıkma hedefini söyledi, gösterdi. Tamam da bunu laf olsun diye göstermedi. 'Bunu yapın' diye gösterdi. Peki bugüne kadar gelenler bu noktada bir şey yaptı mı? Sadece lafını yaptılar. Ama lafla peynir gemisi yürümüyor. İcraat... icraat... İşte AK Parti bu işin icraatını yaptı. Biz Atatürk üstünden geçinenlerden değil, söylediğini gerçekleştirenlerdeniz. Farkımız bu.''

DEVASA KONGRE MERKEZİ

IMF'nin uluslararası toplantısının 2009'da İstanbul'da yapılacağını ve bu toplantıya 10 bine yakın insanın katılacağını ifade eden Erdoğan, bu toplantı için İstanbul'da bugüne kadar olmayan devasa bir kongre merkezinin yapıldığını söyledi.
Erdoğan, şimdi yoğun bir çalışmayla açık hava tiyatrosunun olduğu bölgenin tamamıyla boşaltıldığını, tüneller ve benzeri çalışmalar yapıldığını anlattı. Burada aynı anda bin ayrı grubun görüşmeler yapabileceği toplantı odaları, 5-6 bin kişilik salonları kapsayan gayet modern bir tesis yapıldığını belirten Erdoğan, açık hava tiyatrosunun üstünün de gerektiğinde kapanacak şekilde düzenleneceğini kaydetti.

Erdoğan, o bölgede yapılan çalışmalardan İstanbulluların haberi olmadığını vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Niye yok? Medyanın işi başka. Biz dedikoduyla uğraşıyoruz ya... Beyler çok önemli işlerle uğraşıyor. AK Parti'yi nasıl iktidardan indiririz... Gel de bu hizmetleri yaz, yaz. Oradaki o devasa çalışmaları göster. İstanbul'un altı şu anda kazılıyor. Tüneller açılıyor İstanbul'un altında. Haber var mı? Biz insana hizmet verecek kuyular açıyoruz, onlar ise yukarıda dikili olanların peşinde koşuyorlar. Biz ona devam edeceğiz. O tünellerle de İstanbul'un altında yeni ulaşım hatlarını, İstanbul Büyükşehir Belediyemiz yürütüyor. Bu yıl sonuna kadar 2 tanesini hizmete alacağız.

2010-2011'de Marmaray bitecek. Marmaray'ın bitişiğinde de denizin altından raylı sistemi biz bitireceğiz. Bizden öncekiler lafını yaptı, biz ise gerçekleştiriyoruz. Şimdi yeni bir ihaleyi daha yaptık. Onun biraz daha güneyinden, yine denizin altından ayrıca otomobil tüpünü başlatıyoruz. Otomobiller için de Ahırkapı'dan gelip, Haydarpaşa'nın arka planında o bölgeden çıkacak şekilde bir otomobil tüpü olacak. Böylece 1. köprünün yükünü azaltalım istiyoruz. 'Toplu taşımaya daha çok önem verelim' diyoruz. 'Büyük, ağır tonajlı araçları da 3. köprü olarak yapacağımız daha kuzeydeki köprüye taşıyalım' diyoruz. Daha şimdiden ona da karşı çıkmaya başladılar. 'İstemezük...' Böyle diyorlar. Bunun olması lazım. Bugün buna 'istemezük' diyenler 1. köprüye de aynısını söylediler, 2. köprüye de aynısını söylediler. Bunlar tüp geçide de aynısını söylediler.

Hayırlı bir iş yapıldı mı bu sol zihniyet hep karşısındadır. Hiç yanında olmaz. Şunu bilin ki, AK Parti'nin milletimizle kurduğu gönül bağı birilerini rahatsız etmeye devam edecektir. Bilin ki, Türk ekonomisinde dişlilerin yeniden çalışmaya başlaması, bu ülkenin çaresizliğinden nemalananları öfkelendirecek. Bilin ki Türk siyasetinin ülke meselelerine çözümler getiren bir seviyeye yükselmesi, istikrarsızlığa endeksli siyasi anlayışları çok kızdıracak. Bilin ki, milletin menfaatlerini korumakta kararlı yönetim anlayışımız suyun başını tutmaya, bu ülkenin kaynaklarını sömürmeye, kazancını haksız yollardan elde etmeye alışmış olanları çıldırtacaktır.''

''GİTTİKLERİ YERİ KURUTUYORLAR''

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, belediye başkanı olduğu zaman İstanbul'un suyu olmadığını, hava kirliliğinin yüksek boyutlara ulaştığını ve çöplüğe dönüştüğünü, İstanbul'un kendileriyle suya, temizliğe, temiz havaya kavuştuğunu söyledi.

Başbakan Erdoğan, ''Şimdi İstanbul'un su problemi yok, Ankara'nın yok. Ama İzmir'de CHP zihniyeti var. Bak İzmir'de susuzluk var. Gittikleri yeri kurutuyorlar. Şimdi bunun da faturasını bize kesmeye başladılar'' dedi.

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'na talimat verdiklerini dile getiren Erdoğan, Gördes Barajının yapımını hızlandıracaklarını ve bitirip belediyeye teslim edeceklerini kaydetti.

Erdoğan, Istıranca Dağları'ndaki barajları, göletleri İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yaptığına işaret ederek, ''Ama onlar diyor ki hükümet bizi yalnız bıraktı. Hükümet yapacak diye bir kaide yok ki. Senin işin bu, sen yapacaksın bu işi. DSİ de yapmaz mı? Yapar. O zaman kalkar zamanında yazını yazarsın, gönderirsin, 'Ben yapamıyorum, benim mali imkanlarım bu işe el vermiyor'. Ha gerekirse biz sana o desteği de o yardımı da veririz'' diye konuştu.

Bu ülkede geleceği aydınlatmayı görev bildikleri için bile insafsız saldırılara uğramaya devam edeceklerini ifade eden Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Biz milletin beklentilerine cevap verdikçe belki bu saldırıların dozu daha da artacak. Ama onlar da şunu bilsinler ki sonunda daima millet iradesi ayakta kalacak. Milletin iradesine sahip çıkanlar ayakta kalacak. Bu milletin çıktığı medeniyet yürüyüşünden döndürülmesine asla izin vermeyeceğiz. Türkiye'nin aydınlık yarınlarına, yüksek hedeflerine ulaşmasına hiç kimse engel olamayacak.

Bu ülkenin darlığa düşmesinden, bu milletin yeniden krizlere sürüklenmesinden hala beklentileri olanlar varsa, bir an önce kafalarını değiştirsinler. Bize inanmayanlar sırça köşklerinden ayrılıp sokağa çıksınlar. İstanbul'a, Kars'a, Mersin'e baksınlar. Gerçekle yüzleşsinler. İnsanlarımızın gözlerindeki aydınlığa baksınlar. Kendilerini ona göre ayarlasınlar. Bunu yapmazlarsa millet onları yürürlükten kaldıracak, bunu da iyi düşünsünler. Vakit hala geç değil. Bu milletin onları hayırla yad edeceği bir hizmet, bir eser, bir iz bırakarak siyasi itibarlarını kurtarsınlar.''

''HEDEF DAİMA MİLLETE VE ÜLKEYE HİZMET''

Erdoğan, AK Parti'nin kararlılıkla milletin beklentilerinin takipçisi olmaya devam edeceğini, şartlar ne olursa olsun hedeflerinin daima millete ve ülkeye hizmet, demokrasiye ve hukuka sadakat olacağını söyledi. Başbakan Erdoğan, konuşmasını şöyle tamamladı:

''Türkiye'yi dünyanın zirvesinde görme arzumuzu asla küllendirmeyeceğiz. Bu uğurda yapılabilecek olanın en azamisini yapmaktan asla kaçınmayacağız. Üstümüze atılan iftiraları, adalete olan inancımızla boşa çıkaracağız. Yoksulluğu, yoksunluğu, umutsuzluğu, hedefsizliği, kavga ve çatışmaları bu ülkenin defterinden geri gelmemek üzere biz sileceğiz.
Milletimizin birlik ve beraberliğini, ülkemizin bütünlüğünü, insanlarımızın kardeşliğini korumaya aynı dikkatle devam edeceğiz. Türkiye'nin kötülüğünü isteyenlere aman vermeyeceğiz. Bütün meselelerimizin üstüne gitmekte, ülkemizin geleceğini boş beyinlerle gölgelemeye çalışanlara karşı çıkmakta ısrarlı olacağız. Bütün gönül kırıkları tamir oluncaya, bütün ocaklar aydınlanıncaya, bütün umutlar gerçek oluncaya kadar yorulmamaya azmedeceğiz. Ülkemizden asla umudumuzu kesmeyeceğiz. Aksine Türkiye'yi insanlık için bir umut ülkesi haline getirmeye çalışacağız. Allah Türkiye'nin yolunu, bahtını, ufkunu açık etsin. 'Durma yok, yola devam' diyoruz. Bu azim ve kararlılıkla 'Her şey Türkiye için' diyoruz.''

AYDIN DOĞAN'DAN BAŞBAKAN'A CANLI YAYIN ÇAĞRISI

Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Beyoğlu İlçe Kongresi'nde kendisi ve Doğan Grubu'na yönelik suçlama ve eleştirilerine aynı tonda yanıt verdi.

Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Doğan, yaptığı açıklamada, "Erdoğan'ın Doğan Grubu'na karşı artık mutat bir uygulama haline getirdiği ve her hafta partisinin bir kongresinde tekrar ettiği mesnetsiz suçlamaların, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatına yakışmadığını" söyledi. Doğan, "Demokratik bir ülkenin başbakanının, parti mitinglerinden bir medya grubunu hedef göstererek sindirmeye çalışması, kabul edilebilir bir tutum değildir. Tarih, bu tutumun vahim sonuçlarını gösteren pek çok örnekle doludur" dedi.

KAÇAKÇILIK SUÇLAMASI YALAN

Doğan açıklamasında, Başbakan'ın kağıt kaçakçılığı iddialarına da yanet verdi ve şöyle dedi:

"Sayın Başbakan, bugünkü parti kongresinde grubumuzu kağıt kaçakçılığıyla suçlamıştır. Sermaye Piyasası Kurulu'nun 7 yıldır sürdürdüğü incelemede kaçakçılık iddiası yoktur. Kaçakçılık iddiası, bizzat Başbakan ve partideki yardımcısı tarafından uydurulmuştur. Bu iddiayı atanlar özür dilemelidirler. Aksi takdirde müfteri konumuna düşeceklerdir.

Kağıdın pahalı alındığı iftirası ise 2001 yılında Uzan Grubu tarafından ortaya atılmıştır. Doğan Grubu, buna karşı açtığı davayı kazanmış, bunun iftira olduğu mahkeme kararıyla kesinleşmiştir. Bir kez daha tekrarlıyoruz: Türkiye'de gazete kağıdını en ucuz maliyetle temin eden medya kuruluşu Doğan Grubu'dur. Bunu bütün belgeleriyle kamuoyu önünde herkese ispat etmeye hazırız."

BAYKAL'IN MALVARLIĞI

Doğan açıklamasında, Başbakan Erdoğan'ın CHP lideri Deniz Baykal ve eşinin malvarlığı ile ilgili iddialara Doğan Yayın Grubu'nun yer vermediğini öne sürdüğünü anımsattı ve "Gerçekler bunun tam tersidir. Örnek vermek gerekirse, bu iddialara ilişkin haber ve köşe yazıları Milliyet gazetesinin 3 ve 4 Şubat 2006 tarihli nüshalarında geniş bir şekilde yayımlanmıştır" dedi.

GAZİANTEP SUÇLAMASI İÇİN

Başbakan Erdoğan'ın Gaziantep'deki yolsuzluk iddiaları ile ilgili eleştirilerine de yanıt veren Doğan, şöyle dedi:

"Sayın Başbakan, Gaziantep Belediye Başkanı Asım Güzelbey'in , hakkındaki yolsuzluk suçlamalarına verdiği yanıtlara Doğan Grubu gazetelerinde yer verilmediğini de ileri sürmüştür. Bu iddia da temelsizdir. Belediye Başkanı'nın savunması Milliyet, Posta, Radikal gazetelerinde ve Hürriyet gazetesinin başyazısında ve internet sitesinde yayımlanmıştır. Bunlar yetmediği gibi, daha dün telefonda görüştüğüm Sayın Belediye Başkanı'na konunun tam olarak aydınlatılması için özel bir araştırma ekibini görevlendirdiğimi bildirdim. Keza, Başkanı kuvvetli bir şekilde savunan köşe yazıları da grubumuzun gazetelerinde çıkmıştır. Sayın Başbakan ne kadar inkar ederse etsin, bu durum grubumuzdaki çok sesliliğin ve fikir özgürlüğünün açık bir kanıtıdır."

DENİZ FENE


 
Sep
13
    

 

Basın hürriyeti ve patron çıkarı

Hafta sonu geldi. Tayyip Erdoğan, açıklamalarına devam edecek mi? Kavga sürecek mi? Yoksa olay, Dengir Mir Fırat'ın sözleriyle noktalanmış mı olacak? Merakla bekliyorum. Bu tartışmadan medya çok olumsuz etkileniyor. Doğan Grubu'nda yazan arkadaşlar, ister istemez, "silâhşör" konumuna düşüyor. Bizler de, "karşı kampın adamı" gibi görünüyoruz. Samimi kanaatlerimizi yazsak dahi, okur nezdinde, hiçbirimiz inandırıcı olamıyoruz. Çünkü herkes, Türkiye'deki genel kuralı biliyor: "Basın hürriyeti, patronun çıkarlarıyla sınırlıdır."
2000'li yıllarda, "televizyon sahipleri kamu ihalesine girmesin" diye boşuna kıyamet koparmamıştık. Çünkü kamu ile alışverişi olan medya patronu, siyasi pozisyonunu da, işin tabiatı gereği, buna göre ayarlıyor. Kamu ihale yasağı sürebilseydi, bugünkü tartışmaların pek çoğu gündemde olmayacaktı. Ne Hilton arazisinden, ne de rafineriden söz edilecekti.
O tarihte, Doğan Medya yazarları, ihale yasağı kalksın diye büyük gayret sarf ettiler. Zaten, yasağa rağmen, her medya kuruluşu, -şirket hisselerini hileli isimlerin üzerine yapmak suretiyle-, elektrik dağıtımından pay almıştı. Danıştay, yasa hükmüne dayanarak birçok ihaleyi iptâl etmişti. Ama sonunda yasak kaldırıldı. Sahiplik maddesini sınırlayan düzenlemeler de değiştirildi. Üstelik Anayasa Mahkemesi tekel yaratabilir endişesiyle değişikliğin iptâli yoluna gidince, -yerine yeni hükümler de konulmadığı için- bir kişinin birçok televizyon kuruluşunun sahibi olmasının önünde engel kalmadı. Zira, parlamento, iptâl edilen maddenin yerine, patronajı sınırlayıcı düzenlemeler yapmayı "ihmal (!)" etti.
AK Parti hükumeti, medya patronlarının kimisini "dövüp", kimisini "ödüllendireceğine", temeldeki çarpık sistemi düzeltmeye çalışmalı. Aksi takdirde, medya ve siyaset arasındaki kavgalar sona ermeyecektir.

 

Bu ne biçim motivasyon?

Muzaffer Kuşhan'ın zayıflamak isteyenlere "motivasyon" vermek maksadıyla "Çok iğrenç görünüyorsunuz; manda gibisiniz, amma da tıkınıyorsunuz" dediği gazetelerde yer aldı. Yazılanların doğru olmadığına inanmak isterim. Zaten, böyle bir motivasyon olur mu? Aksine, gayret sarf edeni teşvik etmek için alkışlamak, başarılı olduğunu söylemek gerekir. Meselâ benim spor hocam Ercüment Bey, motive etmek için şöyle konuşuyor: "Bravo çocuklar, yakında olimpiyatlara katılacaksınız. Sizinle gurur duyuyorum. Ne kadar formdasınız vs..."
Unutmayalım: Marifet, iltifata tabidir.
Küçük çocukları yetiştirirken de, yanlışlarını öne çıkartmak yerine, doğru yaptıkları zaman onları alkışlamak lazım. Bizim eğitim sistemimiz maalesef tam tersine bir eğilim gösteriyor. Şimdiki bilinçli anneler, çocuklarına küçük yaştan itibaren farklı bir yöntem uyguluyor. Diyelim ki çocuk, bir şey talep edildiğinde, ağladı, kendisini yerden yere attı. Ona, "Ne kadar aksisin. Ne kadar inatçısın" demeyeceksiniz. Buna mukabil, söz dinlediği bir gün, hemen onu alkışlayıp, doğru bir hareket yaptığını anlatacaksınız; her zaman böyle davranması gerektiğini söyleyeceksiniz.
Lafı gene Kuşhan'a getirelim. Zayıflamak isteyen bir insana "Manda gibisin, iğrençsin" dediniz mi, o kişi iyice umutsuzluğa kapılabilir. Psikolojisi altüst olur. Ama Türkiye'de küçükten itibaren bireylere saygı gösterilmeyen bir sistemden geldiğimiz için, azarlamak, itip kakmak, aşağılamak zaman zaman doğru bir yöntem gibi benimsenebiliyor. Tabii bu gibi hakaretleri, sessizce kabullenenlere de şaşmamak mümkün değil. Galiba eziklik ruhumuza işlemiş.

 

NAZLI ILICAK
NAZLI ILICAK


 
Sep
13
    
ahmedmelek | 13 Eylül 2008 16:56 | 0 fav | etiket:  

 

 

Su gibi para kazanmak!

Çocukluğumda yazları bir derede serinlerdim. Pırıl pırıl ve soğuk sularında minnacık balıklar oynaşırdı. Dere boyunca cömert gölgeleriyle salkım söğütler sıralanırdı.
Şimdi o dere yok. Kurudu. Hayır, küresel ısınmayla yağmurların azalması, yeraltı göllerinin yok olması yüzünden değil. Kaynağına bir su şişeleme tesisi kurulduğu için.
Yıllarca beni serinleten derenin suya hasret yatağındaki derin çatlaklardan artık sessiz ağıtlar yükseliyor. O canım salkım söğütlerin yerinde de yeller esiyor. Geriye sadece her geçişimde görmemek için gözlerimi kapattığım bir köprü kaldı.
Bu anıyı TÜSİAD'ın 4 gün önce yayınladığı ama gündemin yoğunluğu nedeniyle yeterince yankı bulamayan iki raporu çağrıştırdı.
Raporların biri "Türkiye'de su yönetimi: Sorunlar ve öneriler", diğeri ise "Küresel su krizine çözüm arayışları: Şebeke suyu hizmetlerine özel sektör katılımı, dünya örnekleri ışığında Türkiye için öneriler" başlığını taşıyor.
İlk raporda kaynakların verimli kullanımı için "Su yönetimi"nin önemi anlatılıyor. İkincisinde ise yönetimde etkinliğin artırılması için su şebekelerini özelleştirmenin çözüm olabileceği savunuluyor. Biz ikincisi üstünde duracağız.
TÜSİAD'ın raporu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'in ünlü çıkışından bir yıl sonra, Dünya Su Konseyi'nin 2009 Mart'ında İstanbul'da düzenleyeceği 5'inci Dünya Su Forumu'na 7 ay kala yayınlandı.
Hatırlayacaksınız; Güler geçen yaz "Akarsuların işletme hakkını yapişletdevret modeliyle satmayı planladıklarını" açıklamış, kıyamet kopmuştu. (Hindistan'da denendi; bir akarsu özelleştirildi. Şimdi insanların o kaynaktan yararlanmaları bir yana hayvanların su içmesi bile yasak. Kıyı boyunca mevzilenen görevliler, yaklaşana silah doğrultuyorlar.)
7 ay sonra yapılacak 5'inci Dünya Su Forumu'nun ana gündem maddesi ise suyun özelleştirilmesi olacak. Her ne kadar Birleşmiş Milletler, suyu "İnsan hakkı" ilan etse de, iktisatçılar ve hukukçular ise suya erişimi insanın doğuştan gelen vazgeçilmez hakları arasında saysa da, Dünya Su Konseyi'nin 1992'de Dublin'de yapılan ilk forumunda su "Ekonomik mal" kabul edildi.
İşte ondan sonra IMF ve özellikle Dünya Bankası, kapısını çalan ülkelere destek için "Suyun özelleştirilmesi" koşulunu dayatmaya başladı. Bu ülkeler arasında Türkiye de var.
Şu ayrıntı çok önemli: "Suyun özelleştirilmesi" ile yeni su kaynakları ve rezervlerinin yaratılması değil, mevcut kaynakların ve şebekenin devri kastediliyor.

Arjantin'de neler oldu?
Asya, Afrika ve Latin Amerika'da bazı ülkeler Dünya Bankası'nın önerisine uyup su şebekelerini ve kaynaklarını özelleştirdi. Hatta çoğu yabancı sermayeye açtı. TÜSİAD raporunda bunlardan bazı örneklere yer verilmiş ama en önemlisi, Arjantin'deki uygulama atlanmış. Oysa Dünya Bankası Buenos Aires'in şu şebekesinin özelleştirilmesini "Örnek başarı" ilan etmişti.
1993'te Carlos Menem yönetimi kamu hizmetlerinin neredeyse tümünü özelleştirmeye karar verdi. Başkentin su şebekesi için açılan ihaleyi bu alanda dünya devi olan "La Lyonnaise des Eaux" kazandı. Şirket önce kadroyu daralttı, ardından tarifeleri yükseltti. 2001'deki ekonomik krizde Arjantin pezosunun yüksek oranda değer kaybını -haklı olarak- gerekçe gösterip yüklü bir zam daha talep etti. Oysa 38 milyon Arjantinli'nin yarısından fazlası yoksullaşmıştı. Zamsız faturaları bile ödeyemiyorlardı. İsteği reddedilen şirket yatırımları durdurdu. Bir süre sonra içme suyuna lağım karışmaya başladı. Sonuç: 2006'da Nestor Kircher yönetimi "Halkıma lağımlı su içirtmem" diyerek Buenos Aires'in su şebekesini yeniden hem kamulaştırdı, hem millileştirdi.
TÜSİAD raporunda Buenos Aires ve Filipinler'in başkenti Manila'da yaşanan trajedilerin etkisiyle olsa gerek, şebeke suyu özelleştirilirken "Düşük gelirli kesimler için bir destekleme rejimi kurulması" zorunluluğu vurgulanıyor.
Anlaşıldı. Her ne kadar Edirne'deki ilk deneme halkın direnmesi sonucu rafa kalksa da su şebekelerinin ve kaynaklarının özelleştirilmesi fikrine yavaş yavaş alıştırılacağız.
Ve dedelerimizden duyduğumuz "Su gibi aziz ol" dileğini torunlarımıza değiştirerek aktaracağız: "Su gibi para kazan!"
Yine de şükredelim; nefes alıp vermemizden para isteyen yok. Şimdilik!

ERDAL ŞAFAK
ERDAL ŞAFAK

 



 
Sep
13
    
ahmedmelek | 13 Eylül 2008 16:55 | 0 fav | etiket: ,  

 

SABAH, Hıncal Uluç ve ben

Hıncal Uluç'la dünya görüşümüz hiç uyuşmaz. Dün de uyuşmadı, bugün de uyuşmuyor, yarın da uyuşmayacak.
Benim, "Demokrat" dediği çizgim onun için anlaşılmaz bir şey.
Aynı şekilde onun kurumuna karşı zaman zaman hasmane denilebilecek bir boyuta varan tutumunu anlamakta da zorluk çekiyorum.
Buna rağmen ben Hıncal Uluç'u gazetesinin daima bir kazancı olarak, varlığı olarak gördüm ve onun Türk medyasındaki önemini kabul ettim.
Bugüne kadar SABAH'a yönelttiği eleştirileri bu çerçevede değerlendirdim.
Bir kere daha iki uyuşmayan görüşün birbirine saygılı tarafları olarak karşı karşıya gelmiş gibiyiz.
Bugün okuyacağınız yazısındaki görüşlerine katılmasam da virgülüne dokunmadan yayınlıyorum.
Dolayısıyla kendime de görüşlerimi açıklama fırsatını tanıyorum. Belirteceğim görüşler, onun SABAH'la sınırlı tuttuğu iddialarının dışında genel olarak gazetecilik anlayışı ve etiğiyle ilgilidir.
Bugün bütün Türkiye, medya-siyaset-ticaret ilişkisi üçgenini tartışır, temiz bir medya için yeni bir sayfa açma kavgası verirken, Hıncal Uluç SABAH'ın bu tartışmanın dışında durmasını talep ediyor.
Kimin adına, okur adına mı?
O okur, gazete manşetlerinin ardında yatan çıkar ilişkilerinden rahatsızlığını her fırsatta dile getiriyor, unutmasın.
Türkiye'de bir kısım medya elindeki gücü bir silah gibi kullanıp kendisine ticari avantaj sağlamaya çalışıyor.
Ben bunu bugün söylemiyorum, 2002'de sürekli yazdım.
Bu konuda iddia sahibi sadece Tayyip Erdoğan değil; ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal da bu gerçeği dile getirmiş.
Ne zaman?
Bir kısım medyanın, elindeki tüm gazetelerle manipüle edici bir yönlendirme çabasına girdiği CHP Kurultayı sırasında.
İddia ettiğinin tersine, bu yazıyı Yeni Şafak'ta değil, "Nefis" dediği Umur Talu'nun yazısında gördüm ve üstüne gittim.
Türkiye'de insanların hafızası zayıf olduğu için medyasiyasetticaret çatışmasının sadece iktidarla ilgili olmadığının altını çizmek istedim.
Bunun AK Parti veya Erdoğan'la ilgisi yok... Bugün SABAH'ı hedef alan, batırmaya, yok etmeye çalışan bir medya grubu ile siyasi parti liderinin geçmişteki ilişkilerinin yüzünü ortaya koyma ile var.
Hıncal Uluç için medyada etik kavramı en önemli sorunların başında gelmeyebilir ama benim için geliyor.
Gazeteci kimliği ile iş takipçisi kimliğinin birbirinden ayrılması gerektiğini ilk günden beri savunuyorum.
O yüzden bugün sütununda iddia ettiği "kayıkçı kavgası" terimine kesinlikle katılmıyorum.
Bu, Türkiye'de temiz medya mücadelesi.
Bundan sonra kimse elindeki gazeteleri kullanarak özel imar izni, rafineri lisansı peşinde koşmasın, kavgası...
Kimse kendi çıkarı için siyaseti dizayn etmeye kalkışmasın, CHP'ye veya başka bir partiye lider tayin etme girişiminde bulunmasın, kavgası.
Bu, Tayyip Erdoğan'dan yana olmak değil, Türkiye'de gazetecinin gazetecilik dışında yapmaması kavgası.
Hıncal Uluç hoşlansa da, hoşlanmasa da, bu böyle bir kavga...
Son söz: Hıncal Uluç bizlere yönelttiği değerlendirmelerin onda birini SABAH'ı batırmak için çırpınanlara yöneltse eleştirilerini daha anlayışla karşılayacağım.
Çünkü karşı çıktığı bu sayfa Türkiye'deki kirli medya-siyaset ilişkisinin en çarpıcı örneğini veriyordu. Bunu görmemesine açıkçası çok üzüldüm.

 

ERGUN BABAHAN
ERGUN BABAHAN