Kürt sorunuyla ilgili olarak başı ve sonu birarada düşünülmüş, tutarlı bir planımızın, projemizin, bir çözüm stratejimizin olup olmadığını sormuştum, hafta başında. Derken karakol baskınını Diyarbakır saldırısı izledi ve böylece gerilimin özellikle arttığı evrelerden birine daha girdik. Bu noktada, “Niye karakol var? Karakol niçin orada? Niçin istihbarat yapılamadı?” gibi sorular yerine (bunların da elbette çok önemli olduğunu kabul ederek) artık durmadan şu yukarıdaki ana soruyu sormak gerektiğini düşünüyorum.
Sağda solda, sık sık ya gözüme ilişmeye, ya da kulağıma çalınmaya başladı: yalnız askerî yöntemle sonuç alınmasının mümkün olmadığını, başka yöntemler de düşünülmesi gerektiğini söyleyenler çoğaldı. Aralarında, “siyasî çözüm” formülünü telaffuz edenler de var. Kürt sorununa ilişkin konuştuğumuzda, “çözüm” kavramının başına “siyasî” sıfatının takılması en fazla TSK’yı temsil eden yüksek rütbeli komutanlar nezdinde alerji ve tepki uyandırırdı. Herhalde şimdilerde eskisi kadar alerji yaratmıyor ki bunu söyleyebiliyor artık, o çevrelerin hoşlanmadığı sözleri söylemekten kaçınanlar.
“Uzun süreli bir sorundur; çabuk çözüm beklemeyin” vb. beyanatlar veriliyor. Bu olayı olabilecek en kısa zaman dilimi içinde, yani, Eruh’tu galiba, ilk silâh patlamasından başlatarak ele alacaksak (ki doğru değildir böylesi. En az bütün Cumhuriyet tarihi boyunca devam etmiş bir sorundan söz ediyoruz), şöyle yirmi beş yıllık bir olayla karşı karşıyayız, demektir. Bu da epey “uzun süreli”. “Yeterince uzun süreli” de diyebiliriz. “Çabuk çözüm” beklememenin anlamı nedir? Yani, ne kadar bekleyeceğiz? Kaç yıl, kaç ceset bekleyeceğiz?
Şimdiye kadar uygulanan temel yöntemde, yani bu olayı asker ve polis gücüyle bastırma yöntemini uygulamaya devam edeceksek, bu soruya “ebediyen” diyerek cevap verebilirim.
Osmanlı tarihinde bütün bağımsızlık taleplerine bu yöntemle cevap verdik. Sırp, Bulgar, Yunan, Boşnak, Arnavut, Arap... Bastırmaya çalıştık. Sonuç? Sonuç ortada.
Kürtler’in büyük çoğunluğu, istediklerinin “bağımsızlık” olmadığını söylüyor. PKK’nın uyguladığı yöntemle başka neyin talep edilebileceği de insana ayrı bir bilmece gibi görünebilir, ama burada Türkiye’nin de payı var. “Tek âkdi çekiç olma” durumunun kaçınılmaz ârâzı: “bağımsızlık isterim”, “kültürel hak isterim”, “siyasî tanınma isterim” vb. Sen ne istersen iste, cevabını çekiç veriyor.
Şimdi DTP’nin kapatılması davası gündemde, günü de iyice yaklaştı. Kapatılırsa ne olacak, bu ne anlama gelecek? Çok açık bir şekilde, uygulanan yöntemin, yani “askerî çözüm” formülünün devam edeceği, bu koşullarda “siyasî çözüm” diye bir formülden medet ummanın, bir şey beklemenin hiçbir şekilde gereği olmadığı anlamına gelecek. “Şimdiye kadar şu kadar partinizi kapattık. Bundan sonra da kapatacağız. Boşuna yenisini kurmayın” mesajı verilecek. Türkiye’de Kürtler’i temsil etme görevini üstlenmiş bir siyasî partinin söylemek zorunda olduğu sözler, söylemediği takdirde kendi gereğini inkâr edeceği sözler, aynı zamanda, bu ülkenin yasalarında bir siyasî partinin kapatılması için “gerekçe” olarak kabul edilen sözler. Bu durumda hangi “siyasî çözüm”? “Askerî çözüm” dışında ne?
Peki o çözüm ne zaman ve nasıl?
Görülen o ki, bunun da bir cevabı yok! “Üç zaman içinde...” vb.
“Dağdakileri indirmenin yolunu bulmalıyız” deniyor. Hemen ardından “Ama bir siyasî af sözkonusu olmayacaktır” deniyor. Ne demek bu?
Bir yeni yol açabilecek her fikre karşı bir tıkaç bulunuyor. “Şöyle yaparsak çözülür” diyen bir yetkili yok ortada. Ama “şöyle yaparsak çözülür” diyen herkesin tepesine binip “Çabuk lafını geri al, bir daha da söyleme” diyen yetkili çok.
Çöz, ama statüyü değiştirmeden çöz. İyi ama, zaten sorunu yaratan statü! Statüye dokunmadan nasıl çözeyim?
Bekle. Ben sorumluluk yüklenmeden olsun. Ben emekli olayım, sonra başkaları ne yaparsa yapsın.
Yani, negatif belirleyicilik, her şeye hâkim.